28 Mayıs 2010 Cuma

Stockholm: continued

Eveet bu kadar uğraştan sonra Stockholm'e gittik, ama ne yazık ki anlatıcak fazla bişey bulamıcam sanırım. Ben şehirleri gece hayatında göre değil, şehrin gezilesi-görülesi yerlerine göre değerlendiren bi insan olduğumdan Stockholm bana fazla bişey katmadı.

Aslında şehir gerçekten güzel, ama turistik değil ve beni fazlasıyla boğdu. Müzeler gezilirse gerçekten ilginç yerler var, müze konseptleri çok iyi. "Under the Bridges of Stockholm" adındaki bot turu mesela (20€) kesinlikle yapılası. Gamla Stan (Oldtown) görülesi yerlerden, hatta neredeyse tek görülesi yer olabilir. Saray, bikaç kilise, bildiğiniz Old Town manzaraları yani :) Ama köprüler, su kıyısındaki binalar falan gerçekten görülmeye değer. Bi de barların yani gece hayatının genelde toplandığı Södermalm bölgesi var, burası da gece çıkmaları için güzel. Biz biraz turistik dışı yerlere de kaydık, (gezecek yer kalmadı çünkü) park sever insanlar olduğumuzdan haritada bulduğumuz farklı farklı parkları gezdik. Bi de "Götgatan" var, "gatan" yanlış hatırlamıyosam "cadde" demek, ama bu sebepten değil, Götgatan tabelasını sadece gülmek için bile görmek lazım. Her ne kadar 7-12 yaş esprisi olsa da ben baya güldüm, tavsiye ederim :D

Bedava harita bulunması mümkün, satın alınmamalı zira 7€ gözden çıkarmak gerek. Gerçekten pahalı bi şehir, büyük boy tost ekmeğine 2.5€, şehir içinde kullanılacak 3 günlük ulaşım biletine 20€ ödedik misal. İnsanlar çok iyi İngilizce konuşuyolar tabi ki, yardımseverler de aslında. Ama önemli noktalardan birine değineyim, etrafta huriler gezmiyo. Toplasak bakmaya değer 5 kız falan görmüşüzdür, ya biz yanlış yerlere gittik, ya da Stockholm'e giden herkeste bi "Cheerleader Effect" sözkonusu, ben çözemedim. Ayrıca kimse giyinmeyi bilmiyo, saçmasapan kıyafetler. Sanki Rexxin önündeki bütün Emoları toplayıp Stockholm'e yığmışlar gibi, bütün halk Emolaşmış resmen. Stockholm Syndrome güneşli Mayıs günlerinde de kendini gösterdi kısacası..

Dil desen, hayatımda duyduğum en kötü diller sıralamasında Lehçeyi solladı, Almanya'da olmama rağmen İsveççe kadar kaba, manasız ve melodik olmayan bi dil daha duymadım. Aşağıdaki resim bir yemek kitabının fotoğrafı misal.


Sonuç olarak Stockholm ucuz olsa keyif için gidilip görülebilecek bi yer, ama Türk olduğumdan mıdır, Akdeniz kanından mıdır beni inanılmaz boğdu, içime sıkıntı verdi. Şehir, gezmek, görmek, tanımak açısından da pek bişey katmadı.. Örneğin Viyana Stockholm'e beş basar kesinlikle. Ama yine de gittik, farkını gördük, eğlendik, Ryanair ve Mitfahrenle coştuk - oldukça güzel bi deneyimdi =))

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Mitfahren+Ryanair+CS = Stockholm!

Geçen haftasonu Paris'e gitmiştim, ama daha önce anlattığım için bi daha uzun uzun Paris'i yazmıcam. Şöyle bi değinsem yeter :) Bu seferki gidişim Dila'yı Disneyland'a götüren annemlerle buluşmak ve vakit geçirmek içindi, 2 günü onlarla, geride artan vaktimi de BEST kursundan tanıştığım organizatörlerle geçirdim. BESTin nelere kadir olduğunu da görmüş oldum tekrar, bana evlerini açtılar, benimle fellik fellik gezdiler. Hava da güzelken belki Paris'e biraz haksızlık yapmış olabileceğimi farkettim, en turistik olmayan yerleri gezince aslında pekala da yaşanılası gelebiliyo Paris insana. Nitekim Versailles inanılmaz bi yer, sadece orası bile Paris'i affetmeme yetti. Bana noluyosa, Paris orası yani =D Olsun, bu da bi fikir.

Bu haftasonuysa Ryanair'ın bizi gaza getirmesinin ilk ürünü olan Stockholmdeydik. Ryanair sitesine bakarken "Hadi hadi Mayıs'ta Stockholm'e gidelim" şeklindeki Duygu'nun gazları, biletlerin gidiş dönüş 40 euro olması, daha önce hiç ayak basmadığım kuzey ülkelerinden biri olması derken İsveç için yollara düştük. Ve bu geziyi ucuza getirebilmek için her türlü imkandan faydalandık. Bunlar nelerdir efendim: Mitfahren, Ryanair, Couchsurfing ve Bayernticket.

Ryanair'in bu kadar ucuza bilet satabilmesinin en büyük sebebi şehir merkezlerine uzak ufak havaaanlarından uçması, genelde saçma saatlerde uçması ve bu şekilde vergileri düşürmesi. Münih'de yaşayan insanlar için de Ryanair Memmingen havaalanından, yani Münih'e trenle 2 saat mesafede ufak bir şehirden uçuyor. Buraya gitmek için türlü çeşitli yollar var, biz Mitfahren'ı tercih ettik.

Peki Mitfahren nedir? Memmingen'e arabanızla gitmekteyseniz, internetteki Mitfahren sitesine ufak bir ilan veriyosunuz diyosunuz ki "Ben Münih'den şu gün şu saatte Memmingen'e gidiyorum, 3 kişilik yerim var, kişibaşı 5 euro." Sonra biz sizi arıyoruz, "Bizi de götür" diyoruz. Münih'de buluşuyoruz, arabaya doluşuyoruz, hop 1 saati biraz geçen bi sürede sadece Ryanair ve Air Berlin'in kullandığı Memmingen havaalanındayız, 5 eurocuk veriyoruz tıpış tıpış uçağımıza gidiyoruz. Mitfahren Almanya ve Avusturya'da çok yaygın, sadece ülke için değil, insanlar bu şekilde Paris'e, Prag'a falan gidiyolar. İnanılmaz yaratıcı bi buluş kanımca.

Sonra havaalanına geliyoruz. Check-in gibi tüm ıvır zıvırları Ryanair internetten hallettiği için bize sadece kabin bagajımızın büyüklüğünü Ryanair'in oracığa koyuverdiği kutularda kontrol etmek kalıyo, zira 10 kg üstü ve belli boyutları aşarsak check-in'e vermemiz gereken bagaja 15 euro da para ödememiz gerekiyo. İşte Ryanair böyle böyle parayı kırıyo =)) Ama beklediğimden daha az hassas davrandılar, ben baya manyak gibi ölçerler biçerler sanıyodum. Gayet rahat bindik uçağa, sadece herşeyi o çantaya tıkmak zorunda kaldık çünkü tek parça kabin bagajı taşınabiliyo uçakta.

Ryanair uçuşu ise inanılmaz bi tecrübe, herkes yaşamalı. Bi kere terminalden çıkınca uçağa yürüyoruz. Evet, ne tünel var ne bişey, hatta uçakların önündeki tabelalarda nereye gittiği yazıyo, seçip biniyosunuz. Bostancı Deniz Otobüsü İskelesinden tek farkı tabelalarda "Roma" "Barcelona" "Stockholm" falan yazması, onun haricinde aynı sistem. Sonra uçak Looney Tunes'dan fırlamış gibi, rengarenk koltuklar falan. Koltuk numarası da yok, binen oturuyo zaten. Uçuş boyunca koridordan satın alınabilecek şeylerin reklamı geçiyo, ürünlerin açıklaması anonsla yapılırken siz de koridordan geçen ürünlere bakabiliyosunuz. Sallana sallana Almanya'dan İsveç'e gidiyosunuz, bi de uçak indiğinde ufak bi zafer müziği çalıyo, "Tebrikler, Ryanairla bir uçuşu daha zamanında tamamladınız" (ki bence "canlı olarak tamamladınız" diye değiştirilmeli) şeklinde bi anons, ve uçaktan alkışlar kopuyo. Tam bir komedi filmi. Ama çok hızlı kalkış ve iniş yapıyolar, ve genelde hep zamanında. Ne olduğunuzu anlayamadan kalkıp inmiş oluyosunuz. Bence en nihayetinde ödediğimiz fiyatlar için çok çok iyi, şehirlere gidiş gelişle beraber 70 euroya falan Münih-Stockholm gidiş dönüş bi gezi tamamladık Ryanair sağolsun.

Sonrasında Skavsta havalimanında Stockholm'e inme çabası var. Uçuşumuz 20:00de olduğu için, ancak 22:30da havaalanına inebildik. Otobüsümüzü de bulduk ve Stockholm'e doğru 80 dakikalık yolculuk başladı. Central Station'a indikten sonra da Cuma gecesi sabaha kadar çalışan metro sayesinde Couchsurfing evimizi bulduk =)

Couchsurfing ne peki? Çoğunuz biliyosunuzdur, Couchsurfing, öğrenmeye, tanımaya, milletlerarası iletişime açık insanların evlerini, odalarını, mutfaklarını, temelde "couch"larını gezginlere herhangi bir ücret talep etmeden açmaları ya da en olmadı şehrine gelen insanlarla bi kahve içip şehri anlatmayı, o insanları gezdirmeyi kabul etmeleri ve bundan keyif almaları. Yani, o insanın evinde kalıyosunuz, hatta Stockholm'de olduğu gibi size evin anahtarını teslim edip çıkıp gidebiliyolar bile. Ben de ilk Couchsurferımı geçen hafta Münih'te ağırladım, burayı gezmeye gelen bir Türktü kendisi. Tabii ufacık yurt odamda kalacak yer olmadığı için, ve o zaten iş amaçlı gezisinde bir otelde kalmakta olduğu için benden sadece bir kahve ve Erasmus, Avrupa gezilerim ve Münih hakkında güzel bir sohbet talep etti, ben de böylece ilk Couchsurfing deneyimimi bir Türkle paylaşmış oldum.

Stockholm'deki "host"umuz ise Love adında bir İsveçli gençti. Bize stüdyo dairesini ve çift kişilik yatak haline gelen rahat koltuğunu açtı, mutfağında yemek yedik, evinde yine başka bi Alman gezginle kaldık, bize verdiği anahtarla kendi evimiz gibi Stockholm'e yerleştik. Couchsurfing bu sebepten şu saydıklarım içinde en önemli, en saygıdeğer ve en büyük şans olan imkan olabilir gezginler için.

Stockholm'e gidişimiz ve bunu kolaylaştıran tüm etmenleri anlattım. Şehiri de bi sonraki sefere bırakıyorum ki heyecanlı olsun, zaten şu anlattıklarım şehirden daha eğlenceli olabilir muhtemelen :D

2 Mayıs 2010 Pazar

Studentenstadt

O kadar çok şey birikti ki sırayla anlatmazsam bırakıp gidicem =) burdan başlıyorum. Geçenlerde resmi olarak Erasmus odama taşındım. Studentenstadt kampüsle şehir merkezinin tam ortasında, hatta bu ikisini bağlayan metroda (U6) da kendi adıyla bir durağı var. Burda insanların "Garching'de mi kampüsün, çok kötü" demeleri bana hala komik geliyo. Çünkü her gün Anadolu yakasından Avrupa yakasına okumaya giden bi insan için okula 14, şehir merkezine 12 dakikada ve trafik sıkıntısı çekmeden, Alman metrosu dakikliğiyle gitmek benim için bir mucize :D


Neyse, bu yurt odasını Daniela Nisan sonunda bırakıp gideceğinden (Kanada'ya staja gitti kendisi, burdakiler sürekli bi yere gidiyolar zaten inanılmaz) ben de önceki 1 ay için bir aylık bir daireye yerleşmiştim ilk geldiğimde. Orda da bana odasını veren Jakob 1 aylığına Afrika'ya gitmişti (herkes bi yere gidiyo demiştim). O evde (Almanya'da WG yani Wohngemeinschaft diyolar kendilerine) Anna ve Lukas diye iki kardeşle kaldım 1 ay boyunca. İkisi de çok tatlı insanlar, Jakob zaten inanılmaz. Her şeyle ilgilendi, her şeyi anlattı, daha tanışalı 2 gün olmuşken Duyguyla beni kız arkadaşının kardeşinin doğumgününe çağırdı ki Münih'deki ilk gece çıkışımız o seferdir :) Afrika'dan döndüğünden beri görüşelim diye plan yapmaya çalışıyo. Tanıdığım en iyi Alman olabilir kendisi.

Münih'deki ilk günlerimde evin kapısı çalındı, ben de ilk defa açıyorum kapıyı bi bocalama halindeydim. Gittim baktım, önce Lukas, arkasında boy ortalaması 1.86 olan 10 tane kocaman adam. Eh Teknik okuldan da böyle bi arkadaş grubu beklenir tabi. Ellerinde bi kasa bira ve pizzayla girdiler. "Noluyoruz yahu" demeye kalmadı hörey hörey diye "Bayern Münih maçı izlemeye geldiklerini" ifade ettiler. Bu onlarla ilk maç izleyişim oldu, ki bi grup Münihliyle maç izlemek de çok ayrı bi keyif. Biraz sohbetten sonra liglerine Türkiye'de bu kadar ilgi gösterilmesine baya şaşırdılar ama :)

WG, Münchner Freiheit denen semtteydi. Merkeze 5 dakika metroyla bi yer. Hatta onu geçtim, kendisi de barları, sinemaları, 2 metro durağı öteye uzanan cıvıl cıvıl caddesiyle ayrı bi merkez diyebiliriz. İstanbul'a dönüp bakınca, Münchner Freiheit Taksim'e 5 dakika mesafede bir Bağdat Caddesi Münih için. Zaten Münih'e o şekilde bakmak çok kolay. Her şey var, İstanbul'un havası olmasa da her türlü özel mahalleye benzer bi kısmını bulmak mümkün ve hepsi birbirine 5 dakika mesafede. Ortaköy, Nevizade, Beşiktaş, Nişantaşı, Bağdat Caddesi, Beykoz, Belgrad ormanları, Abant, Kadıköy, Asmalımescit, Taksim ve Üniversite - hepsi yanyana. Artık siz düşünün ne mükemmel bi yaşam: ziplenmiş İstanbul. Ah bi de deniz olsa..

Şimdiyse Studentenstadt'dayız. Englischer Garten kıyısında, kendi stüdyosu, spor salonu, barı (Tribühne hepsi beraber), cafesi, pastanesi, parkları olan bi öğrenci kompleksi. Nerdeyse 15 tane farklı irili ufaklı yurt var burda. Hava güzel olunca herkes ortadaki bahçelere mangal yapmaya çıkıyo, tam bir yazlık tatil kasabası haline dönüşüyo. Akşamları Tribühne dopdolu oluyo, barda maçlar izliyolar bira falan işte her zamanki eğlence =) Her yurdun sistemi ayrı, benim yurdum Haus 4. Kendi odan, kendi banyon, ortak mutfak ve 2 mutfağın birleşiminde ortak yemek&parti odası şeklinde düzenlemiş bi yurt.


İnsanın kendine ait bi odası, minik bi banyosu olması ve ortak mutfakta hep beraber yemek yapıp yemesi de çok güzel bi deneyim, yurttaki Almanlar da çok tatlılar zaten. Odam Englischer Garten'e bakıyo, Daniela'nın çiçekleri de camımın önünde güzel bi dekor, odama dönmekten resmen keyif alıyorum :) Yani Studentenstadt ideal bi yurt benim için. Ama annemin yemeklerini çok özledim =((