14 Kasım 2010 Pazar

Lizbon (yoksa Istanbul mu desem..) - I

Lizbon... 3 senedir tren, otobüs ve bilumum yollarla Avrupa'da gezmek istediğim neredeyse her yeri gezdim, ama bu kadar aşık olduğum bi şehir daha yok. Duygu'nun "Gözüm kapalı yaşarım" listesinde Lizbon şu anda birinci sırada, arkasından da Roma ve Viyana geliyo. İstanbul'un bu listede apayrı bi yeri var, Münih de aynı şekilde, çünkü oralarda yaşadım. Yaşamakla gezmek bambaşka kavramlar.

Lizbon'un kalbimde bu kadar büyük bi yeri olmasının sebebi ordaki kurs boyunca edindiğim harika dostluklar ve o insanlarla geçirilen 14 gün olabilir tabii, ama her şey bi yana, Lizbon bir İstanbullunun tüm açlığını giderebilecek bir şehir.



Lizbon Municipal Area dediğimiz yere bağlı olan irili ufaklı bi sürü şehir var aslında, Lizbon bunların başında geliyo. En yakınındaki diğer şehir ise Almada, aslında benim kursa katılmakta olduğum şehir. Lizbon ile Almada San Francisco'daki köprünün aynısı olan bir köprüyle (mimarları da aynıymış zaten) birbirine bağlı iki farklı şehir. Arada büyük bir nehir var, Üsküdar-Beşiktaş arası kadar süren vapur seferleriyle veya köprü ile karşıya geçebiliyorsunuz. Yani kısaca bir Boğaz var, tek farkı bizde iki yakalı bir şehir oluşturan Boğaz, orada iki farklı şehiri birleştiriyor. Bu sadece yönetimsel farklılıklar yaratıyo, şehirde yaşayanlara yansıyan fazla bi şey yok. Tabii Lizbon'a gece hayatı için giden Almadalıların gece 2de geri dönmeleri veya sabah 5e kadar beklemeleri gerekmesini saymazsak, zira arada vapur seferi yok. Tabi taksi de tutulabilir :)

Bir insan bir şehirden ne ister? Lizbon, en azından bence, bu isteklerin hepsine cevap verebilir. Bunda tabii bir kültür sahibi olmalarının etkisi büyük, o kültürün Akdeniz kültürü olmasının etkisi daha da büyük. Rahat, sıcak insanlar, hava çok güzel, sokak satıcıları, gece eğlenceleri, tarihi değerler, Boğaz, hatta tepelerden oluşmuş bir şehir olduğu için yükseğe çıktıkça daha da güzelleşen manzara noktaları, yani "Miradouro"lar. Bir Miradouro'da genelde ufak bir cafe-kiosk ve oturulması için banklar var, manzara yükseğe çıktıkça güzelleşiyor tabi ama hepsi boğaza dönük. Köprüyü ve Almada'daki şehri koruduğuna inanılan devasa İsa heykelini(Christo Rei) neredeyse hepsinden görmek mümkün.



Bunun dışında Lizbon'un en önemli semtlerinden biri şehrin kalbini oluşturan barlar bölgesi, Bairro Alto. Bu bölgeyi devasa bir Asmalımescit - Küçük Beyoğlu - Nevizade karışımı gibi düşünebilirsiniz. Bütün bir mahalle, yemek yiyecek yer bulmak bile pek mümkün değil çünkü her yer bar-disco içiçe, karmakarışık. Sokakta içki içme geleneği sebebiyle barların içi genelde bomboş, hangisi hangi bardan içki aldığı belli olmayan bir sürü insan sokaklarda karşılıklı içiyolar. Bütün bu güzelliklerin yanında şunu da söylemek lazım, buralar öyle çok güvenli yerler değil. Çantalara azami dikkat göstermek gerek, hatta sokakta öyle yürürken size dokunmaya çalışan Portekizlilere de. Güvenlik konusunda Asmalı da Nevizade de Lizbon'a baya fark atar yani.

Sokak köşelerinde genelde shot barlar var, buralara girip farklı shotlar deneyip çıkabilirsiniz. Benim favorim yine bir sokak köşesindeki Ice Bardı. Ice Shotlar buzdan yapılmış shot bardaklarında gelen değişik ve genelde tatlı shotlardan oluşuyo. İçerken bardağın erimeye başlamış olması ve elinizden kayması baya eğlenceli tabi :))

Bunun dışında Lizbon şehir merkezinde olmasa da okyanusun tadını çıkartabileceğiniz plajlarıyla da İstanbul severlere bir artı sunuyo bence. En kötü ihtimalle Almada'ya geçip Costa da Caparica bölgesindeki uzun sahil şeridinden faydalanılabilir. Bir Türk ne arar burada, plaj, medeniyet, ufak tefek mağazalar, cafeler, dondurmacılar, hepsi orda. Tabii ben güneşlenirken aniden bütün plajın üstüme üstüme koşmaya başlamasıyla farkettiğim deniz yükselmesinin farkında olmak lazım, yoksa benim yaptığım gibi mp3 çalarınızı okyanusa teslim edebilirsiniz :)

Ayrıca Lizbon'da klasik bir şehir gezisi yapmak isteyenler için de bir sürü mekan mevcut. Kiliseler (her Avrupa şehrinin vazgeçilmezleri), benim aşık olduğum devasa manastırı, Belém mahallesinde deniz üstünde yer alan güzelim kalesi Torre de Belém ve manzarası, şirin mi şirin, meşhur antik sarı tramvayı Electrico 3, tüm Portekiz'in en iyi küçük pastasını yapan Belém'e özel pastanesi ve "Pasteis de Belém" denen o cennetten gelmiş minik tatlı parçası.. Bunun gibi daha bir çok kültür öğesi bulunabilir Lizbon'da. Gece hayatı, sıcak hava, sıcak insanlar, tarih, kültür, boğaz, daha ne isterim ben bir şehirden bilmiyorum..

1 Kasım 2010 Pazartesi

Iberian Mission

Baya baya baya geç gelen blog güncellemesi.. Aslında yazmak lazım mı, bu kadar gecikmişken bırakmak mı lazım yoksa tamamlamak mı bilemedim. Ama Erasmus çoktan bitti, hatta yurduma dönüp düzenime alıştım bile. Gel gör ki Erasmusun büyük bir kısmı gezmek demek olduğundan, en kapsamlı geziyi anlatmadan da olmaz bi yerde.

2 senedir yaptığım Avrupa gezilerinden sonra, içimde kalan ve tamamlamak istediğim tek yer Portekiz-İspanya yani diğer bir deyişle İber Yarımadasının büyük kısmıydı. Erasmus boyu planlayıp, buna uygun harcamalar yapmaya çalıştım. Plana başlangıç olarak tabi ki yine sömürü amacıyla son BEST kursu başvurularımı sadece bu bölgeye yaptım =) İlk tercihim olan Almada (Lisbon metropolitan bölgesi/Portekiz) BEST grubu beni kabul edince amacımın yarısı tamamlanmış oldu denebilir.

Artık gerisi bize kalmıştı: BEST kursumun öncesinde veya sonrasında gerçekleşecek, Erasmus'da aylardır bu amaçla biriktirdiğim parayı aşmayacak bir bütçeyle, gidiş dönüşün insani koşullarda mümkün olduğu bir organizasyonla Interrail planlamak.

Interrail tabi ki yalnızca iki ülkeyi kapsayacağından bu ülkeleri -özellikle İspanya'yı zira Portekiz'de oraya kıyasla fazla görülecek şey yok- geniş çaplı gezme fırsatu verecekti, ama çok da uzatmamalıydık ki paramız bitmesin. Bu yüzden görmek istediğimiz şehirleri, biraz da "yol üstüne şuraya uğrarız, gece kalmayız" şeklinde organize etmeye çalışıp bir yol haritası çizdik. Sezon dışı olsun, hava da biraz serinlemiş olsun da pişmeyelim, falan filan derken BEST kursu sonrasına gelmesi gerektiğine karar kıldık. Yani 4 Eylül civarı başlayacaktık, ve planladığımız şehir sıralaması ile geceleme sayısı uyarınca 19 Eylül'de Barcelona'dan Memmingen'e uçan Ryanairda biletimizi ayırıverdik.

Rotamız Lizbon-Coimbra-Porto-Madrid-Sevilla-Granada-Valencia-Barcelona olarak çizildi ve gayet tatmin edici oldu. Şunu da belirtmekte fayda var, ben BEST için yola çıkarken ne bizi ağırlayacak dostlarımız, ne ayırtılmış hostelimiz vardı. Hayatımdaki 3. Avrupa turu, 2. Interrail ama bunlar içinde en spontan olanı oldu diyebilirim. Tabi aynı zamanda en sürünmeli, en derbederi oldu, yine de gecelerimizi kurtaran şahane insanlar sayesinde rahatımız hep yerindeydi. Bunları anlatıcam, hepsi sırayla ki şehirler birbirine karışmasın :)

Ama şunu söyleyebilirim: Avrupa'nın en uzak ucu, şimdiye kadar gördüğüm en güzel yeri olmaya aday sanırım.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Weltmeisterschaft, Starnberger See ve Juli

Allahım ne kadar uzun zaman olmuş yazmayalı!

Stockholm'den sonra (ve evet, Almanya etkisi, hala Ştokholm diyorum) sırasıyla Viyana'ya, Paris'e (bu kez Muse konseri ve ufak bir Normandiya gezisi amaçlı) ve İstanbul'a (mezuniyet baloma katılmaya) gidip geldim. Bunun haricinde Mayıs ayı doğumgünü partisiydi, erasmus cıvıltılarıydı falan derken, Haziran da İstanbul ve Paris seyahatleriyle geçip gidiverdi. Haziran dediğime bakmayın, mübarek İstanbul'un Martından pek farkı yoktu çıldırttı beni.

He tabi bu gezmeler sonra bana haftaiçi hayvanlar gibi çalışma zorluğu çıkarttı mı, çıkarttı, ama bilincimiz yerinde, hem gezip hem çalışıyoruz amaaaaan helal bize :D

Şimdi Temmuz'dayız, Temmuz daha çok bi yerel yaşama, misafir ağırlama, ders çalışma, dünya kupası ve Ağustos ile Eylül'de planlanmış hatta biletleri alınmış geziler için para biriktirme ayı olacak. Ama hava inanılmaz, Münih bu havalarda bi harika oluyo gerçekten.

Biraz bizim buralarda "Weltmeisterschaft" dediğimiz Dünya Kupası'na değiniyim =D Efendim beklenmedik şekilde gelen Almanya galibiyetleri sonrası halkta bi coşku hakimdi tabii ki. Olimpiyat stadında, güneşli bir Münih yaz gününde, dev ekranda maç izlemek gibisi yok ayrıca. 6 euroya aldığımız biletlere değeri su ile bira arasında değişebilen bir içki dahildi. İzlenen maç da 4-0 biten Arjantin maçı olunca keyfimize denecek yoktu tabii.


Almanlar ilginç insanlar, galibiyetlerden sonra (Bayern Münih, milli takım vs) Leopoldstrasse dediğim Bağdat Caddesi muadili olan sokağa dökülüp bi ucundan bi ucuna bira içerek ve Alman bayraklarıyla yürüyolar, kutlama şekilleri bu. Aldığım bir diğer ilginç bilgi, 2002deki Dünya Kupası'nda Türkiye-Almanya yarı finali oynanırken Leopoldstrasseyi bizimkiler kapmış, Almanlar da Olimpiyat stadına gitmişler maçı izlemeye ve her zamankinden çok daha fazla polis görevliymiş o gün :))

Maç ortamı işte böyle şenlikliydi, herkesin yüzü alman renklerinde boyanmış, bayraklar, kızlar bayrakları etek yapıp giymişler herkes sokaklarda, metro istasyonlarında vuvuzelalar ve yine alman renkleri her yerde. Futboldan aldığım keyfi katlayabilmem için "taraftar" olmam gerektiğinden ben bile sarı-kırmızı-siyah renkli Hawaii çiçek kolyelerinden alıp öyle gittim stada :)) Maç bittikten sonra da kendilerine yaraşır şekilde, sıfır kaos, sıfır karmaşa gayet güzel güle eğlene yürüyerek çıktı herkes staddan. Kutlamalar metroda ve Leopoldstrassede devam etti tabi :)


Bu arada Almanlar 2006da burda yapılan Dünya Kupası'na kadar böyle bayraklar takınıp rengarenk boyanıp falan gezmezlermiş. Hatta bahçesinde bayrak olan adama "pis faşist, aşırı milliyetçi" gözüyle bakılırmış, Nazi geçmişinden dolayı hep utanırlarmış. Alman olmaktan gurur duyup açıkça sergileme durumu yokmuş yani. 2006da burda yapılan dünya kupası, renkler, takımlar, bayraklar derken psikolojileri baya düzelmiş, bu bayraklar takınıp dolanma olayı daha bikaç senelikmiş. Kendileri ve milli kimlikleriyle 2006 Dünya Kupası sayesinde barışmışlar. Futbola saygı duyulması için bir yeni sebep daha, hala görüyoruz ki bu kadar büyük kitleleri her açıdan bu kadar derinden etkileyen, aynı anda aynı noktaya kilitleyen başka bir olay yok. Ne aşk, ne sinema, ne müzik arkadaşlar: Kabul edelim veya etmeyelim, lider hala futbol.

Biraz da tatil modundan bahsediyim :) Sınavlar yaklaştığı için korkunç seviyelerde ders çalışmalar başgösterdi, ama havalar süper olduğundan arada Münih'in görülesi göllerine yüzmeye gitmeyi ihmal etmiyoruz. Bunlardan biri de Starnberger See. Yemyeşil çimlerden hop diye suya girip, rahat rahat güneşlenebildiğimiz, suyun gayet temiz olduğu ve uzakta bir sürü beyaz yelkenlinin ve teknelerin yarattığı "Bodrum kıyıları" havasıyla kocaman ve şimdiye kadarki favori Münih gölüm burası. Banliyö ile (S-Bahn) yaklaşık 40 dakikalık bir yolla şehir merkezinden hop diye Bodrum'a inebiliyoruz yani :) Avrupa'nın ortasında, denizi olmayan bir ülke için çok güzel bi imkan. Ortalık yerde mayolarını değiştiren "erkekler" beni şaşırtmış olsa da bozuntuya vermedim tabi, o ayrı. Kadınların üstsüzlüklerine herkes alıştı da, erkeklere noluyo, bu kadar "yiğidin malı meydandadır"cılık lazım mı, orasını bilemiyorum :)



İşte Münih'i bu yüzden daha bi çok seviyorum, bildiğimiz soğuk Avrupa şehirleri gibi değil, hop orda festival herkes bira içsin, hop göle inip yüzelim, aman herkes gülsün, Olympiada açık hava film festivaline gidelim, hop yurdun bahçesinde mangal yakalım, nehirde sörf yapalım ve hepsini Alman düzeni ve rahatlığıyla yapalım. Burası inanılmaz sentez bir şehir, ve gerçekten çok yaşanılası. Amaaan Münih aşkım kabardı yine :)


Bi dahakine biraz da Viyana'yı anlatiyim, ki orası da aşık olduğum az sayıda şehirden biridir :)

28 Mayıs 2010 Cuma

Stockholm: continued

Eveet bu kadar uğraştan sonra Stockholm'e gittik, ama ne yazık ki anlatıcak fazla bişey bulamıcam sanırım. Ben şehirleri gece hayatında göre değil, şehrin gezilesi-görülesi yerlerine göre değerlendiren bi insan olduğumdan Stockholm bana fazla bişey katmadı.

Aslında şehir gerçekten güzel, ama turistik değil ve beni fazlasıyla boğdu. Müzeler gezilirse gerçekten ilginç yerler var, müze konseptleri çok iyi. "Under the Bridges of Stockholm" adındaki bot turu mesela (20€) kesinlikle yapılası. Gamla Stan (Oldtown) görülesi yerlerden, hatta neredeyse tek görülesi yer olabilir. Saray, bikaç kilise, bildiğiniz Old Town manzaraları yani :) Ama köprüler, su kıyısındaki binalar falan gerçekten görülmeye değer. Bi de barların yani gece hayatının genelde toplandığı Södermalm bölgesi var, burası da gece çıkmaları için güzel. Biz biraz turistik dışı yerlere de kaydık, (gezecek yer kalmadı çünkü) park sever insanlar olduğumuzdan haritada bulduğumuz farklı farklı parkları gezdik. Bi de "Götgatan" var, "gatan" yanlış hatırlamıyosam "cadde" demek, ama bu sebepten değil, Götgatan tabelasını sadece gülmek için bile görmek lazım. Her ne kadar 7-12 yaş esprisi olsa da ben baya güldüm, tavsiye ederim :D

Bedava harita bulunması mümkün, satın alınmamalı zira 7€ gözden çıkarmak gerek. Gerçekten pahalı bi şehir, büyük boy tost ekmeğine 2.5€, şehir içinde kullanılacak 3 günlük ulaşım biletine 20€ ödedik misal. İnsanlar çok iyi İngilizce konuşuyolar tabi ki, yardımseverler de aslında. Ama önemli noktalardan birine değineyim, etrafta huriler gezmiyo. Toplasak bakmaya değer 5 kız falan görmüşüzdür, ya biz yanlış yerlere gittik, ya da Stockholm'e giden herkeste bi "Cheerleader Effect" sözkonusu, ben çözemedim. Ayrıca kimse giyinmeyi bilmiyo, saçmasapan kıyafetler. Sanki Rexxin önündeki bütün Emoları toplayıp Stockholm'e yığmışlar gibi, bütün halk Emolaşmış resmen. Stockholm Syndrome güneşli Mayıs günlerinde de kendini gösterdi kısacası..

Dil desen, hayatımda duyduğum en kötü diller sıralamasında Lehçeyi solladı, Almanya'da olmama rağmen İsveççe kadar kaba, manasız ve melodik olmayan bi dil daha duymadım. Aşağıdaki resim bir yemek kitabının fotoğrafı misal.


Sonuç olarak Stockholm ucuz olsa keyif için gidilip görülebilecek bi yer, ama Türk olduğumdan mıdır, Akdeniz kanından mıdır beni inanılmaz boğdu, içime sıkıntı verdi. Şehir, gezmek, görmek, tanımak açısından da pek bişey katmadı.. Örneğin Viyana Stockholm'e beş basar kesinlikle. Ama yine de gittik, farkını gördük, eğlendik, Ryanair ve Mitfahrenle coştuk - oldukça güzel bi deneyimdi =))

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Mitfahren+Ryanair+CS = Stockholm!

Geçen haftasonu Paris'e gitmiştim, ama daha önce anlattığım için bi daha uzun uzun Paris'i yazmıcam. Şöyle bi değinsem yeter :) Bu seferki gidişim Dila'yı Disneyland'a götüren annemlerle buluşmak ve vakit geçirmek içindi, 2 günü onlarla, geride artan vaktimi de BEST kursundan tanıştığım organizatörlerle geçirdim. BESTin nelere kadir olduğunu da görmüş oldum tekrar, bana evlerini açtılar, benimle fellik fellik gezdiler. Hava da güzelken belki Paris'e biraz haksızlık yapmış olabileceğimi farkettim, en turistik olmayan yerleri gezince aslında pekala da yaşanılası gelebiliyo Paris insana. Nitekim Versailles inanılmaz bi yer, sadece orası bile Paris'i affetmeme yetti. Bana noluyosa, Paris orası yani =D Olsun, bu da bi fikir.

Bu haftasonuysa Ryanair'ın bizi gaza getirmesinin ilk ürünü olan Stockholmdeydik. Ryanair sitesine bakarken "Hadi hadi Mayıs'ta Stockholm'e gidelim" şeklindeki Duygu'nun gazları, biletlerin gidiş dönüş 40 euro olması, daha önce hiç ayak basmadığım kuzey ülkelerinden biri olması derken İsveç için yollara düştük. Ve bu geziyi ucuza getirebilmek için her türlü imkandan faydalandık. Bunlar nelerdir efendim: Mitfahren, Ryanair, Couchsurfing ve Bayernticket.

Ryanair'in bu kadar ucuza bilet satabilmesinin en büyük sebebi şehir merkezlerine uzak ufak havaaanlarından uçması, genelde saçma saatlerde uçması ve bu şekilde vergileri düşürmesi. Münih'de yaşayan insanlar için de Ryanair Memmingen havaalanından, yani Münih'e trenle 2 saat mesafede ufak bir şehirden uçuyor. Buraya gitmek için türlü çeşitli yollar var, biz Mitfahren'ı tercih ettik.

Peki Mitfahren nedir? Memmingen'e arabanızla gitmekteyseniz, internetteki Mitfahren sitesine ufak bir ilan veriyosunuz diyosunuz ki "Ben Münih'den şu gün şu saatte Memmingen'e gidiyorum, 3 kişilik yerim var, kişibaşı 5 euro." Sonra biz sizi arıyoruz, "Bizi de götür" diyoruz. Münih'de buluşuyoruz, arabaya doluşuyoruz, hop 1 saati biraz geçen bi sürede sadece Ryanair ve Air Berlin'in kullandığı Memmingen havaalanındayız, 5 eurocuk veriyoruz tıpış tıpış uçağımıza gidiyoruz. Mitfahren Almanya ve Avusturya'da çok yaygın, sadece ülke için değil, insanlar bu şekilde Paris'e, Prag'a falan gidiyolar. İnanılmaz yaratıcı bi buluş kanımca.

Sonra havaalanına geliyoruz. Check-in gibi tüm ıvır zıvırları Ryanair internetten hallettiği için bize sadece kabin bagajımızın büyüklüğünü Ryanair'in oracığa koyuverdiği kutularda kontrol etmek kalıyo, zira 10 kg üstü ve belli boyutları aşarsak check-in'e vermemiz gereken bagaja 15 euro da para ödememiz gerekiyo. İşte Ryanair böyle böyle parayı kırıyo =)) Ama beklediğimden daha az hassas davrandılar, ben baya manyak gibi ölçerler biçerler sanıyodum. Gayet rahat bindik uçağa, sadece herşeyi o çantaya tıkmak zorunda kaldık çünkü tek parça kabin bagajı taşınabiliyo uçakta.

Ryanair uçuşu ise inanılmaz bi tecrübe, herkes yaşamalı. Bi kere terminalden çıkınca uçağa yürüyoruz. Evet, ne tünel var ne bişey, hatta uçakların önündeki tabelalarda nereye gittiği yazıyo, seçip biniyosunuz. Bostancı Deniz Otobüsü İskelesinden tek farkı tabelalarda "Roma" "Barcelona" "Stockholm" falan yazması, onun haricinde aynı sistem. Sonra uçak Looney Tunes'dan fırlamış gibi, rengarenk koltuklar falan. Koltuk numarası da yok, binen oturuyo zaten. Uçuş boyunca koridordan satın alınabilecek şeylerin reklamı geçiyo, ürünlerin açıklaması anonsla yapılırken siz de koridordan geçen ürünlere bakabiliyosunuz. Sallana sallana Almanya'dan İsveç'e gidiyosunuz, bi de uçak indiğinde ufak bi zafer müziği çalıyo, "Tebrikler, Ryanairla bir uçuşu daha zamanında tamamladınız" (ki bence "canlı olarak tamamladınız" diye değiştirilmeli) şeklinde bi anons, ve uçaktan alkışlar kopuyo. Tam bir komedi filmi. Ama çok hızlı kalkış ve iniş yapıyolar, ve genelde hep zamanında. Ne olduğunuzu anlayamadan kalkıp inmiş oluyosunuz. Bence en nihayetinde ödediğimiz fiyatlar için çok çok iyi, şehirlere gidiş gelişle beraber 70 euroya falan Münih-Stockholm gidiş dönüş bi gezi tamamladık Ryanair sağolsun.

Sonrasında Skavsta havalimanında Stockholm'e inme çabası var. Uçuşumuz 20:00de olduğu için, ancak 22:30da havaalanına inebildik. Otobüsümüzü de bulduk ve Stockholm'e doğru 80 dakikalık yolculuk başladı. Central Station'a indikten sonra da Cuma gecesi sabaha kadar çalışan metro sayesinde Couchsurfing evimizi bulduk =)

Couchsurfing ne peki? Çoğunuz biliyosunuzdur, Couchsurfing, öğrenmeye, tanımaya, milletlerarası iletişime açık insanların evlerini, odalarını, mutfaklarını, temelde "couch"larını gezginlere herhangi bir ücret talep etmeden açmaları ya da en olmadı şehrine gelen insanlarla bi kahve içip şehri anlatmayı, o insanları gezdirmeyi kabul etmeleri ve bundan keyif almaları. Yani, o insanın evinde kalıyosunuz, hatta Stockholm'de olduğu gibi size evin anahtarını teslim edip çıkıp gidebiliyolar bile. Ben de ilk Couchsurferımı geçen hafta Münih'te ağırladım, burayı gezmeye gelen bir Türktü kendisi. Tabii ufacık yurt odamda kalacak yer olmadığı için, ve o zaten iş amaçlı gezisinde bir otelde kalmakta olduğu için benden sadece bir kahve ve Erasmus, Avrupa gezilerim ve Münih hakkında güzel bir sohbet talep etti, ben de böylece ilk Couchsurfing deneyimimi bir Türkle paylaşmış oldum.

Stockholm'deki "host"umuz ise Love adında bir İsveçli gençti. Bize stüdyo dairesini ve çift kişilik yatak haline gelen rahat koltuğunu açtı, mutfağında yemek yedik, evinde yine başka bi Alman gezginle kaldık, bize verdiği anahtarla kendi evimiz gibi Stockholm'e yerleştik. Couchsurfing bu sebepten şu saydıklarım içinde en önemli, en saygıdeğer ve en büyük şans olan imkan olabilir gezginler için.

Stockholm'e gidişimiz ve bunu kolaylaştıran tüm etmenleri anlattım. Şehiri de bi sonraki sefere bırakıyorum ki heyecanlı olsun, zaten şu anlattıklarım şehirden daha eğlenceli olabilir muhtemelen :D

2 Mayıs 2010 Pazar

Studentenstadt

O kadar çok şey birikti ki sırayla anlatmazsam bırakıp gidicem =) burdan başlıyorum. Geçenlerde resmi olarak Erasmus odama taşındım. Studentenstadt kampüsle şehir merkezinin tam ortasında, hatta bu ikisini bağlayan metroda (U6) da kendi adıyla bir durağı var. Burda insanların "Garching'de mi kampüsün, çok kötü" demeleri bana hala komik geliyo. Çünkü her gün Anadolu yakasından Avrupa yakasına okumaya giden bi insan için okula 14, şehir merkezine 12 dakikada ve trafik sıkıntısı çekmeden, Alman metrosu dakikliğiyle gitmek benim için bir mucize :D


Neyse, bu yurt odasını Daniela Nisan sonunda bırakıp gideceğinden (Kanada'ya staja gitti kendisi, burdakiler sürekli bi yere gidiyolar zaten inanılmaz) ben de önceki 1 ay için bir aylık bir daireye yerleşmiştim ilk geldiğimde. Orda da bana odasını veren Jakob 1 aylığına Afrika'ya gitmişti (herkes bi yere gidiyo demiştim). O evde (Almanya'da WG yani Wohngemeinschaft diyolar kendilerine) Anna ve Lukas diye iki kardeşle kaldım 1 ay boyunca. İkisi de çok tatlı insanlar, Jakob zaten inanılmaz. Her şeyle ilgilendi, her şeyi anlattı, daha tanışalı 2 gün olmuşken Duyguyla beni kız arkadaşının kardeşinin doğumgününe çağırdı ki Münih'deki ilk gece çıkışımız o seferdir :) Afrika'dan döndüğünden beri görüşelim diye plan yapmaya çalışıyo. Tanıdığım en iyi Alman olabilir kendisi.

Münih'deki ilk günlerimde evin kapısı çalındı, ben de ilk defa açıyorum kapıyı bi bocalama halindeydim. Gittim baktım, önce Lukas, arkasında boy ortalaması 1.86 olan 10 tane kocaman adam. Eh Teknik okuldan da böyle bi arkadaş grubu beklenir tabi. Ellerinde bi kasa bira ve pizzayla girdiler. "Noluyoruz yahu" demeye kalmadı hörey hörey diye "Bayern Münih maçı izlemeye geldiklerini" ifade ettiler. Bu onlarla ilk maç izleyişim oldu, ki bi grup Münihliyle maç izlemek de çok ayrı bi keyif. Biraz sohbetten sonra liglerine Türkiye'de bu kadar ilgi gösterilmesine baya şaşırdılar ama :)

WG, Münchner Freiheit denen semtteydi. Merkeze 5 dakika metroyla bi yer. Hatta onu geçtim, kendisi de barları, sinemaları, 2 metro durağı öteye uzanan cıvıl cıvıl caddesiyle ayrı bi merkez diyebiliriz. İstanbul'a dönüp bakınca, Münchner Freiheit Taksim'e 5 dakika mesafede bir Bağdat Caddesi Münih için. Zaten Münih'e o şekilde bakmak çok kolay. Her şey var, İstanbul'un havası olmasa da her türlü özel mahalleye benzer bi kısmını bulmak mümkün ve hepsi birbirine 5 dakika mesafede. Ortaköy, Nevizade, Beşiktaş, Nişantaşı, Bağdat Caddesi, Beykoz, Belgrad ormanları, Abant, Kadıköy, Asmalımescit, Taksim ve Üniversite - hepsi yanyana. Artık siz düşünün ne mükemmel bi yaşam: ziplenmiş İstanbul. Ah bi de deniz olsa..

Şimdiyse Studentenstadt'dayız. Englischer Garten kıyısında, kendi stüdyosu, spor salonu, barı (Tribühne hepsi beraber), cafesi, pastanesi, parkları olan bi öğrenci kompleksi. Nerdeyse 15 tane farklı irili ufaklı yurt var burda. Hava güzel olunca herkes ortadaki bahçelere mangal yapmaya çıkıyo, tam bir yazlık tatil kasabası haline dönüşüyo. Akşamları Tribühne dopdolu oluyo, barda maçlar izliyolar bira falan işte her zamanki eğlence =) Her yurdun sistemi ayrı, benim yurdum Haus 4. Kendi odan, kendi banyon, ortak mutfak ve 2 mutfağın birleşiminde ortak yemek&parti odası şeklinde düzenlemiş bi yurt.


İnsanın kendine ait bi odası, minik bi banyosu olması ve ortak mutfakta hep beraber yemek yapıp yemesi de çok güzel bi deneyim, yurttaki Almanlar da çok tatlılar zaten. Odam Englischer Garten'e bakıyo, Daniela'nın çiçekleri de camımın önünde güzel bi dekor, odama dönmekten resmen keyif alıyorum :) Yani Studentenstadt ideal bi yurt benim için. Ama annemin yemeklerini çok özledim =((

25 Nisan 2010 Pazar

Allianz Arena

Bugün de Allianz Arena'daydık efendim. MESA organizasyonuyla 1860 München ve Rot-Weiß Oberhausen arasındaki ikinci lig maçını izlemeye gittik, tabi ki gidiş amacımız güzel güneşli bi havada stadı içerden görebilmekti. Bi de karanlıkta ışıklandırılmış halini görmeye gitmeliyiz, ona da karar verdik tabi. En büyük isteğim bi Bayern Münih maçında içerde olmak, ama 70 euroluk bilet fiyatları ve erasmus bütçesiyle bunu gerçekleştirebilicek miyim emin değilim :)


Stad tabi ki şahane, gerçekten çok güzel. Hele güzel havada, Allianz Arena'da bira içip yemek yemeyi her türlü cafe-bara tercih edebilirim. München taraftarının tutkusu ise dikkat çekici, ama en önemli nokta şu ki adamlar yaratıcı tezahürat yapmaktan kesinlikle aciz. "Neunundsechzig München" diye bağırmaktan öteye gidemiyolar, yaratıcıyı geçtim, tezahürat bile yok nerdeyse. Çarşı ya da Unifeb gelip şunlara bi yoğun kurs açsa da millet rahat etse. Nerde "Bir masum mor menekşe"ler, resmen canımız sıkıldı.

Maçın en eğlenceli yanıysa München her gol attığından yapılan anonslarla taraftarın karşılıklı atışmasıydı. Örnek vermek gerekirse skor 1-0 (eins-null) olduğunda:

Anons: 1980 München..
Stad: Eins!
Anons: Oberhausen..
Stad: Null!
Anons: Danke!
Stad: Bitte!

Buna kahkahalarla güldüm ilk duyduğumda =D Alman kibarlığı stadda bile kendini belli ediyo yani.

İşte Allianz Arena maceramız da böyleydi. Futbol her yerde güzel, stad harika, ama Almanların tezahürat dersi alması şart. Gerçi sanırım Türkiye'den sonra herhangi bi Avrupa şehrinde futbolun insana sıkıcı gelmesi çok da tuhaf değil.