25 Nisan 2010 Pazar

Allianz Arena

Bugün de Allianz Arena'daydık efendim. MESA organizasyonuyla 1860 München ve Rot-Weiß Oberhausen arasındaki ikinci lig maçını izlemeye gittik, tabi ki gidiş amacımız güzel güneşli bi havada stadı içerden görebilmekti. Bi de karanlıkta ışıklandırılmış halini görmeye gitmeliyiz, ona da karar verdik tabi. En büyük isteğim bi Bayern Münih maçında içerde olmak, ama 70 euroluk bilet fiyatları ve erasmus bütçesiyle bunu gerçekleştirebilicek miyim emin değilim :)


Stad tabi ki şahane, gerçekten çok güzel. Hele güzel havada, Allianz Arena'da bira içip yemek yemeyi her türlü cafe-bara tercih edebilirim. München taraftarının tutkusu ise dikkat çekici, ama en önemli nokta şu ki adamlar yaratıcı tezahürat yapmaktan kesinlikle aciz. "Neunundsechzig München" diye bağırmaktan öteye gidemiyolar, yaratıcıyı geçtim, tezahürat bile yok nerdeyse. Çarşı ya da Unifeb gelip şunlara bi yoğun kurs açsa da millet rahat etse. Nerde "Bir masum mor menekşe"ler, resmen canımız sıkıldı.

Maçın en eğlenceli yanıysa München her gol attığından yapılan anonslarla taraftarın karşılıklı atışmasıydı. Örnek vermek gerekirse skor 1-0 (eins-null) olduğunda:

Anons: 1980 München..
Stad: Eins!
Anons: Oberhausen..
Stad: Null!
Anons: Danke!
Stad: Bitte!

Buna kahkahalarla güldüm ilk duyduğumda =D Alman kibarlığı stadda bile kendini belli ediyo yani.

İşte Allianz Arena maceramız da böyleydi. Futbol her yerde güzel, stad harika, ama Almanların tezahürat dersi alması şart. Gerçi sanırım Türkiye'den sonra herhangi bi Avrupa şehrinde futbolun insana sıkıcı gelmesi çok da tuhaf değil.

22 Nisan 2010 Perşembe

Technische Universität Istanbul

Buraya geleli 1 ay oldu, gezdik tozduk eğlendik oryantasyon falan derken okul açıldı. He çok bişey yaptık mı okul açıldı diye, yapmadık o ayrı. Ama sonuçta bi okul havası, defter kaplayalım, kaç ortalı alsak falan heyecanı yaşamadık değil =D

Pazartesi günkü ilk dersimiz 6 kredilik "Deutsch als Fremdsprache"ydi, yani Almanca dersi. Daha önce internetten yapılan testin sonuçlarına göre bir seviyeye yerleştiriyolar insanı, test biraz saçma ama işte en azından yaklaşık bi seviye sağlıyo sanırım. Zaten belli bir yüzde aralığında kalanlar bir aly veya bir üst seviyeye de gidebiliyolar isterlerse, biraz da insana kalmış bişey.

En başta aldığımız seviye biraz düşük gözüktüyse de (Istanbul Erkek & Alman megalomanyası) sonra dedik ki "Amaan 4 sene oldu unutmuşuzdur olabilir" dedik, tıpış tıpış gittik dersimize. İlk yarım saat hadi idare ettik, tanışmadır odur budur ama sonra ders saçmalamaya başladı. Beynimize hali hazırda kazınmış olan şeyleri yeniden görmek, tabi ki daha yeni gören insanların zorlanmaları sırasında beklemek falan derken baktık olacak gibi değil, testi bi daha çözelim biz dedik. Ve ondan sonra ortaya çıktı ki testte düşük almamızın sebebi gece 3 sularında "amaan nolucak" modunda çözmemizmiş, nitekim yeni çözdüğümüzde 2 seviye daha yukarda çıktık. Baya sevindik tabi, lise megalomanyası da aynen geri döndü =D

Sonraki ders de İTÜ seçmelisi "Biyoteknolojik Uygulamalar" dersiymiş, ama haftaya başlıcakmış böyle bi genişlik bi rahatlık. Zaten uygulamasıyla beraber 2 saat falan sürüyo ders. Ne iştir anlamadım =) Neyse, ilk günümüz böylece bitti. Sonra Salı günü sabahı ITU versiyonu "Kimyasal Teknolojiler" olan "ölüm"ün TU München versiyonu vardı. 1.5 saat yine (şeytani gülücük). Amfi, arka sıradakiler konuşuyo, slaytlar ingilizce, kitap ingilizce, ders Türkçe. Tam bir ITU yani. Ama sınavımız sözlüymüş, hocamız da sağolsun bize İngilizce sözlü yapma onayı verdi, her şey şahaneydi yani. Dersin sonunda hocayı takdir etme seviyesine bağlı olarak şiddeti artan masaya vurma eylemine de hala alışamadım. Alkış gibi bişey, bi tuhaf. Ama her dersin başında o dersin fotokopilerinin renkli şekilde öğrencilere dağıtılması falan gayet hoş tabi =)

Burdaki en önemli noktaysa sadece Kimya bölümünün ve Kimya Mühendisliği öğrencilerinin aldığı bu derste, koca amfide benimle beraber 5 kız falan olması. İşte, demek ki dünyanın farklı yerlerinde erkek/kız oranı konusunda ITÜ'yü aşabilecek, Kimya ve Kimya Mühendisliği'nde bile erkek hegemonyası kurdurabilecek okullar da mevcutmuş dedim, kendi kendime baya eğlendim =))

21 Nisan 2010 Çarşamba

See..?

Eveet efendim geçen Cumartesi günümüz bit pazarı ile başladı. Münih'in meşhur bit pazarlarında (Flohmarkt) her şeyi bulmak mümkün, ama "ne ararsanız" işte onu bulamıyosunuz. Çünkü o kadar fazla ve alakasız şey var ki, aradığınızı bulmak mümkün değil. Sadece şans eseri denk gelebilirsiniz. Hele bi Türk tezgahı vardı ki bisikletten el havlusuna vazodan deri çantaya her şeyi bulabildik, ama hiçbirini aramıyoduk ne yazık ki. Yine de baya büyük, renkli ve güzel oluyo Flohmarkt. Hele ki Oktoberfest alanı olan Theresienwiese'de ve Frühlingsfest (İlkbahar festivali - Almanların bira içmek için uydurduğu türlü festivalden biri, ITUFest'in daha büyük, daha renkli, daha bi lunaparklı falan hali) alanının tam dibindeyse.

Arkasından Feldmochinger See'de mangal yapmakta olan Türk-Mısır karışımı grubun yanına gitmeye çalıştık. U2 metrosunun son durağında indik, See'ye Cumartesi günü otobüs gitmediğinden (nası bi mantık, millet haftasonu değil de ne zaman pikniğe yüzmeye gidicek ki?) yürümeye başladık. 1.2 km tabelasını görünce e iyi dedik yürüyelim. Yürüdük yürüdük, baktık bi See. Girdik, etrafında dolanıyoruz, Türklerle telefonda konuşuyoruz ki nerde olduklarını bulalım. Bu arada ördekler kıyıya çıkmış güneşleniyo, kuğular falan, mangal yapanlar güzel bi ortam var. Ama telefonda birbirimize açıklamaya çalıştığımız hiç bi ayrıntı birbirini tutmuyo, bu arada biz hala yürüyoruz.


Neden sonra Duygu'nun aklına yanlış See'de olabileceğimiz ihtimali geldi. Tabi İstanbul'da metroyla gidilen, yanyana 3-5 gölün olduğu bi yer olmadığından hiç ihtimal dahilinde bile tutmamışız bunu. Evet ve doğruymuş, yanlış Seedeymişiz biz, o çevrede 5 tane falan See varmış. Hadi ordan çıktık, yolumuzu ararken "Feldmochinger See 2.1 km" tabelası görmeyelim mi.. Aradığımız yeri geçmişiz, bi de üstüne 2 km daha yürümüşüz.

Neyse ama sonra bulduk Seemizi, telefondaki ayrıntılar yavaş yavaş anlam kazanmaya başladı ("aa işte mavi çadır da şurda hakkaten") ve gerçekten de 5 km falan yürümemize değdi. Aslında her biri neredeyse aynı, yaklaşık boyutlarda, yüzen hayvanlar, yemyeşil, mangal yapanlar, top oynayanlar; hatta yazın yüzülüyomuş da. Yani bir Abant havası, sadece metroyla gidebiliyosun =))
Gittiğimizde mangal da hazırdı (tabi biz gidene kadar onlar çoktan yemişler, bize de hazırlamışlardı, fena da olmadı aslında), o yorgunlukla oturup yemeklerimizi yemek baya keyifli oldu. Burdan öğrendik ki Münih çevre güzellikleri ve doğa aktiviteleri açısından da baya faydalıymış bize.


Ah tam unutuyodum, bugün Münih'e gelişimizin 1. ayıydı. Duyguyla romantik bi yemeğe falan çıkalım diyoduk ama kader bizi Bayern Münih-Lyon yarı final maçını izlemek için bi spor barına götürdü =) Olsun, biz yine biralarımızla "Prost!" diyip aydönümümüzü kutladık, Münih de şahane bi gol attı, herşeyiyle güzel bi gece oldu yani =)

16 Nisan 2010 Cuma

Munich loves you

Bikaç günlük yağmurdan sonra bugün güneş parlamaya, hava ısınmaya başladı ve ben eve yeni aldığım bisikletimle Münih sokaklarında dolaşarak geldim. Şu an daha büyük bi mutluluk düşünemiyorum :)

Dün ben merdivenlerden inerken kapısını kapatmak üzere olan ama beni farkedince kapıyı geri açıp "Guten Morgen" diye gülümseyen teyzeye de bu vesileyle sevgilerimi yolluyorum!

15 Nisan 2010 Perşembe

Oktoberfest, Hofbräuhaus ve May Pole

Münih'le devam edelim :) Beni en çok etkileyen hikayelerden biri Oktoberfest hikayesi oldu, tabi muhtemelen ben önceden bilmediğim içindir. Neyse :) Efendim Bavyera prensi Ludwig'in (Bavyera'nın en önemli adamlarının %80inin adı Ludwig bu arada) sevdiceği Therese'ye doğumgününde "Sana çayır (Wiese) aldım" şeklinde gelmesi, Therese'nin surat ifadesi üzerine "Adını veririz, üstünde evleniriz" falan diye kıvırmaya çalışması sonucunda Theresienwiese adı verilen yerde gerçekleşen şenlikli düğünün Bavyera halkının çok hoşuna gitmesi ve bu sebepten her sene tekrarlanmasıyla oluvermiş Oktoberfest. Erasmusum Ağustos'da bitmesine rağmen Eylül sonuna kadar kalmam için de bana bi sebep verilmiş böylece :)

Ufak iki hikayemiz de Hofbräuhaus ve May Pole ile ilgili. Hofbräuhaus Münih'in en favori mekanı, hatta muhtemelen Bavyera'nın ve hatta Almanya'nın da. Kendisi biraevlerinin atası, bence Münih'in en güzel birasını üreten, "Bana bira ve tavuk" diyip basit cümleler kullanarak orta çağ hanı keyfi yapabileceğiniz Bräuhauslardan en güzeli. Tabi geçmişi de oldukça ünlü.

Bazı noktalar anlatmak istemediğim kadar iğrenç, daha az iğrenç olanlara değiniyim en iyisi :) Hofbräuhaus'un tuvaletlerinde klozetten yüksek, lavabodan alçak bir takım lavaboya benzer yapılar varmış, iki yanında tutma yerleri olan. Bunlar neymiş, rehberimizin "Vomitator" diye tabir ettiği, birayı fazla kaçırırsanız yandaki tutacaklardan destek alıp içine istifra edebileceğiniz yerlermiş. Iyk yani. Ama gerçek :)

Bi de 1 litre hikayesi var. Rehberimizin cümleleriyle: "Hofbräuhaus'a gelip bir büyük bira isterseniz garsonlar 1 litrelik bira getirirler. Eğer Hofbräuhaus'a gelip küçük bir bira isterseniz, garsonlar size gülümseyip, yine 1 litrelik bira getirirler." Yani, tek seferde 1 litre içemeyecekseniz Hofbräuhaus'a gitmiyosunuz, ya da yanınızda bi arkadaş götürüyosunuz =)

May Pole'a gelelim. May Pole, baharı kutlamak için hazırlanmış uzun direklere verilen isim. Her katında değişik figürlerle anlatılan Bavyera sahneleri var, hepsinde bira mevcut, tabii ki. Baharda bu direklere tırmanma yarışmaları yapılırmış, kazanan ne alırmış dersiniz? Tabi ki bira.

May Pole'la ilgili hikayeyse şu: Havaalanı polisleri bi gün rutin kontrollerini yaparken May Pole'un kayıp olduğunu farketmişler (Rehberimiz anlattığı şekliyle "Luggages - check. Planes - check. May Pole - ?"). Tabi ki hemen Münih polisini aramışlar. "May Pole'umuz çalınmış" demelerine önce bir sessizlik daha sonra kahkahalarla karşılık verilmiş. Olay şu ki, May Pole'u çalan polis teşkilatının ta kendisiymiş. Rehberin cümleleriyle şöyle açıkliyim: "In Munich the crime rates are so low that the police began committing the crimes themselves". Gerçekten inanılası, polis o kadar sıkılıyo ki insanlara yol bulmalarında yardım etmeyi geçtim, gitmeleri gereken yere götürüyo, yayalara kırmızı ışıkta geçtiler diye ceza kesiyo, bisikletlilerin ışıklarının pilli mi akülü mü olup olmadığını kontrol ediyo falan. İlk günlerde geceleri arkama baka baka yürürken (İstanbul alışkanlığı) artık öyle saldım ki gecenin köründe sallana sallana evime yürüyorum, hatta terbiyesizlik yapıp yürüyüş yapmak için bi durak önce falan iniyorum.

Anlayacağınız Almanlar Bavyera'yı kendilerinden saymama konusunda haklılar.

Evet, Bavyera'yı seviyorum, Bayern Münih maçlarını heyecanla izlemeyi seviyorum, her soruya cevabın "Bier" olduğu Münih'i seviyorum ♥

10 Nisan 2010 Cumartesi

Wie kann ich zur..?

Geçenlerde, Sergül'e "2 hafta neye oryante edicekler sizi anlamadım ki?" dedirten TUMi'nin (TU München International) oryantasyon gezilerinden birinin (Deutsches Museum) buluşma noktası sandığımız Mariensäule'ye gitmek üzere Duygu ve Münih'e ziyarete gelen Uğurla yola çıktık. Dedik şehir merkezindeki Marienplatza gidelim, bu da ordadır nası olsa. Marienplatz metro istasyonunda birine Mariensäule nerde diye sorduk, süper yardımsever Münih halkından bi bayan bize "Tam metro istasyonunun üstünde, burdan çıkacaksınız" dedi. Neden sonra farkettik ki Uğur'un tabiriyle "Taksim metrosunda birine Taksim meydanını sormuşuz", işte o zaman Münih insanının yardımseverliği ve iyi niyeti bi daha kanıtlanmış oldu. Allah biliyo ya Taksim metrosunda biri bana Taksim meydanını sorsa muhtemelen gülerdim.

Tabi ki buluşmaya geç kaldık. O arada bi kalabalık ve onlara stand-upvari şekilde Münih'i anlatan 2 rehber gördük. "Free Tours" denen şey. Bikaç rehber toplanmışlar, Avrupa'nın belli şehirlerinin merkezlerini yürüyerek ortalama 3 saatte gezidiriyolar. Tur bedava, tur sonunda ne kadar değer vereceğinize kendiniz karar verip rehberlere bahşiş bırakıyosunuz. Daha önce bunlardan birine Amsterdam'da katılmıştık, gerçekten çok eğlenceli ve etrafı yürüyerek gezmek insana çok fazla şey öğretiyo. Hele ki sürekli U-Bahn kullandığımız Münih'de. Museum'u kaçırdık bari buna katılalım dedik ve kesinlikle Museum'u kaçırdığımıza çok memnunum.

Bu turun Amsterdam'dakinden farkı, stand-up kalitesinde şehir anlatan rehberlerdeydi. Rehberler Amerikalı, hatta bizi gezdiren bayanın annesi ve babasının aileleri 1. Dünya Savaşı sırasında düşman taraflarda çarpışan ülkelere mensuplarmış. Baba tarafı Almandı, ama anne tarafının ülkesini hatırlayamıyorum. İnanılmaz etkileyici konuşan, bir o kadar komik ve karizmatik Amerikalı bir rehberle Münih'i 3 saatte baya bi öğrendik =)

Turdan aklımda kalan en etkileyici ayrıntıları paylaşiyim. Önce "München" kelimesinin "Monk"dan geldiğini, çünkü Münih'in henüz şehir değilken farklı Monklara bağlı bir "kasabalar topluluğu" olduğunu anlattı. Hatta Amerikalı olmasına gönderme yaparak, "Herkesten en çok duyduğum şey "Sizin tarihiniz bile yok" oluyo, ama ben artık biliyorum ki Amerika Almanya'dan daha önce ülke olmuştur." Evet enteresan bi gerçek, resmi olarak Almanya ülke statüsüne Amerika'dan daha sonra kavuşmuş :) Ama tabi tarih denince Almanya'yı sollamak baya zor.

Bundan sonra biraz 1. Dünya Savaşı sonrasından bahsetti, tabi herkes o dönem zor zamanlar geçirdi, ama yine de büyükannesinden dinlediği bazı hikayeler ağız açık bıraktırıyo, Amerika'nın Büyük Buhran döneminin aynısı denebilir. Elinde para kalmayan Alman hükümeti, çareyi piyasaya daha daha fazla para sürmekte (!) bulmuş - tabi ki sonuç Enflasyon. Mark yerlerde sürünmeye başlayınca, herkesin bankadaki birikimleri, maaşları sıfırlanmış. Öyle ki rehberimizin babaannesi elinde 2 KOVA markla bir somun ekmek alabilmek için kuyrukta beklerken kovaları çalınmış, gelgelelim paralar olduğu gibi duruyomuş. Çünkü, evet, kovalar paralardan daha değerliymiş.

Aynı şekilde bir dönem kömür paradan daha değerli olduğu için insanlar ısınma amaçlı para yakmaya başlamışlar. Paranın değeri inanılmaz ani değiştiği için kadınlar eşlerinin maaş çeklerini almak için günde 5 defa işyerlerine giderlermiş. Ama şahsen beni bu hikayelerden çok o noktadan günümüz Almanya ekonomisine ulaşabilmeleri inanılmaz etkiledi. Nasıl bir disiplin, nasıl bir çalışmadır ki o noktadan dünyanın en kuvvetli ekonomilerinden biri olma durumuna ulaşabilmişler, hayran olmamak elde değil.

Baya bişey anlatmak istiyorum aslında ama çok da uzun bi şehrin tarihini anlatmak. Neyse bundan sonrasını daha kısa tutucam söz :)

8 Nisan 2010 Perşembe

Paris, je t'aime!

Baya olmuş yazmayalı, geçen hafta yine bi BEST kursuna katılmak üzere Paris'deydim. Münih'e tam alışmaya başlamışken Paris'e gitmek tuhaf oldu biraz tabii, ama gayet de güzel oldu bi yandan :)

BESTle ilgili çok fazla şey yazılıp söylenir, kurslara giden gitmeyenden. Her şey bi yana, bence öğrenci tabanlı bir organizasyonun her türlü siyasal, ekonomik, ırk, din, dil, çıkar meselesini bir yana bırakıp Avrupa'nın dört bir yanından insanları bir araya getirmek için uğraşması, bütün bir sene sponsor aramaları, organizasyon çalışmaları yapması ve bunu başarabilmesi çok önemli bi olay. Başarıyı da geçtim, özellikle oradayken bir an durup etrafınızdaki insanlara baktığınızda, bambaşka ülkelerden biraraya gelen bambaşka geçmişlere sahip insanları görmek gerçekten insana kendini iyi, ve dünyayı da küçük hissettiriyo. BESTi çok sevmemin en önemli sebeplerinden biri de bu. Tabi aynı zamanda çok eğlenceli, hem güzel bi şehri gezmek, farklı insanlarla tanışıp 7/24 birlikte vakit geçirmek, farklı yemekler yemek, farklı yerler görmek her zaman inanılmaz bir deneyim.


BEST kursuna gittiğim okul ise Ecole Polytechnique, Fransa'nın en önemli okullarından. İnanılmaz seçmelerden geçip girilebilen okul, hem askeri hem teknik eğitim veriyo. Yani öğrencileri hem asker, hem mühendis oluyolar, en az bir spor yapmak, en az bir yabancı dil öğrenmek zorundalar. Yani biraz "übermensch" ler :) Okul askeri olmasına rağmen çok rahat, müzik odaları, duvarlarda graffiti, öğrenciler tarafından işletilen bi bar ve olimpik spor tesisleri var içinde. İnanılmaz yani, etkilenmemek elde değil.

Paris'e gelince.. "Paris güzel bir salon, Londra güzel bir park, Berlin güzel bir kışla ama İstanbul güzel bir şehir." diye bir söz vardır çok sevdiğim. Paris gerçekten güzel bir salon olabilir. Şehrin her tarafında serpiştirilmiş güzellikleriyle de seyahat severlerin gitmesi ve görmesi gereken bir yer, kesinlikle, kültür farklılığı, dünyanın en tuhaf ve anlaşılmaz dillerinden birini konuşması ve bunu korumak için İngilizceyi tamamen reddetmesi Paris'i ilginç ve kısa bir süre için de olsa yaşanılmalı kılan öğelerden.

Ama bunun yanı sıra Paris temiz değil, Paris kesinlikle misapirverver değil ve Paris kalabalık. İstanbul kalabalığa değecek bir şehir, kesinlikle, ama Paris kalabalığını affettiremiyor. İnsanlar turistlerden sıkılmış, Fransızlar kendi ülkelerinde, kendi dilleriyle, kendileriyle yaşamak istiyorlar. Bu isteksizlik ve şehrin diğer bütün öğeleri Parisli olmayanı tam anlamıyla boğuyor, itiyor ve hatta korkutuyor zaman zaman. Tabi Münih'in düzeninden, organiz Yani son kararıma göre evet Paris güzel, evet Paris görülesi, ama pek yaşanılası bir şehir değil.

Paris ve BESTten şimdilik bu kadar, Münih'le devam edicem yakın zamanda =))

Ciao!