14 Kasım 2010 Pazar

Lizbon (yoksa Istanbul mu desem..) - I

Lizbon... 3 senedir tren, otobüs ve bilumum yollarla Avrupa'da gezmek istediğim neredeyse her yeri gezdim, ama bu kadar aşık olduğum bi şehir daha yok. Duygu'nun "Gözüm kapalı yaşarım" listesinde Lizbon şu anda birinci sırada, arkasından da Roma ve Viyana geliyo. İstanbul'un bu listede apayrı bi yeri var, Münih de aynı şekilde, çünkü oralarda yaşadım. Yaşamakla gezmek bambaşka kavramlar.

Lizbon'un kalbimde bu kadar büyük bi yeri olmasının sebebi ordaki kurs boyunca edindiğim harika dostluklar ve o insanlarla geçirilen 14 gün olabilir tabii, ama her şey bi yana, Lizbon bir İstanbullunun tüm açlığını giderebilecek bir şehir.



Lizbon Municipal Area dediğimiz yere bağlı olan irili ufaklı bi sürü şehir var aslında, Lizbon bunların başında geliyo. En yakınındaki diğer şehir ise Almada, aslında benim kursa katılmakta olduğum şehir. Lizbon ile Almada San Francisco'daki köprünün aynısı olan bir köprüyle (mimarları da aynıymış zaten) birbirine bağlı iki farklı şehir. Arada büyük bir nehir var, Üsküdar-Beşiktaş arası kadar süren vapur seferleriyle veya köprü ile karşıya geçebiliyorsunuz. Yani kısaca bir Boğaz var, tek farkı bizde iki yakalı bir şehir oluşturan Boğaz, orada iki farklı şehiri birleştiriyor. Bu sadece yönetimsel farklılıklar yaratıyo, şehirde yaşayanlara yansıyan fazla bi şey yok. Tabii Lizbon'a gece hayatı için giden Almadalıların gece 2de geri dönmeleri veya sabah 5e kadar beklemeleri gerekmesini saymazsak, zira arada vapur seferi yok. Tabi taksi de tutulabilir :)

Bir insan bir şehirden ne ister? Lizbon, en azından bence, bu isteklerin hepsine cevap verebilir. Bunda tabii bir kültür sahibi olmalarının etkisi büyük, o kültürün Akdeniz kültürü olmasının etkisi daha da büyük. Rahat, sıcak insanlar, hava çok güzel, sokak satıcıları, gece eğlenceleri, tarihi değerler, Boğaz, hatta tepelerden oluşmuş bir şehir olduğu için yükseğe çıktıkça daha da güzelleşen manzara noktaları, yani "Miradouro"lar. Bir Miradouro'da genelde ufak bir cafe-kiosk ve oturulması için banklar var, manzara yükseğe çıktıkça güzelleşiyor tabi ama hepsi boğaza dönük. Köprüyü ve Almada'daki şehri koruduğuna inanılan devasa İsa heykelini(Christo Rei) neredeyse hepsinden görmek mümkün.



Bunun dışında Lizbon'un en önemli semtlerinden biri şehrin kalbini oluşturan barlar bölgesi, Bairro Alto. Bu bölgeyi devasa bir Asmalımescit - Küçük Beyoğlu - Nevizade karışımı gibi düşünebilirsiniz. Bütün bir mahalle, yemek yiyecek yer bulmak bile pek mümkün değil çünkü her yer bar-disco içiçe, karmakarışık. Sokakta içki içme geleneği sebebiyle barların içi genelde bomboş, hangisi hangi bardan içki aldığı belli olmayan bir sürü insan sokaklarda karşılıklı içiyolar. Bütün bu güzelliklerin yanında şunu da söylemek lazım, buralar öyle çok güvenli yerler değil. Çantalara azami dikkat göstermek gerek, hatta sokakta öyle yürürken size dokunmaya çalışan Portekizlilere de. Güvenlik konusunda Asmalı da Nevizade de Lizbon'a baya fark atar yani.

Sokak köşelerinde genelde shot barlar var, buralara girip farklı shotlar deneyip çıkabilirsiniz. Benim favorim yine bir sokak köşesindeki Ice Bardı. Ice Shotlar buzdan yapılmış shot bardaklarında gelen değişik ve genelde tatlı shotlardan oluşuyo. İçerken bardağın erimeye başlamış olması ve elinizden kayması baya eğlenceli tabi :))

Bunun dışında Lizbon şehir merkezinde olmasa da okyanusun tadını çıkartabileceğiniz plajlarıyla da İstanbul severlere bir artı sunuyo bence. En kötü ihtimalle Almada'ya geçip Costa da Caparica bölgesindeki uzun sahil şeridinden faydalanılabilir. Bir Türk ne arar burada, plaj, medeniyet, ufak tefek mağazalar, cafeler, dondurmacılar, hepsi orda. Tabii ben güneşlenirken aniden bütün plajın üstüme üstüme koşmaya başlamasıyla farkettiğim deniz yükselmesinin farkında olmak lazım, yoksa benim yaptığım gibi mp3 çalarınızı okyanusa teslim edebilirsiniz :)

Ayrıca Lizbon'da klasik bir şehir gezisi yapmak isteyenler için de bir sürü mekan mevcut. Kiliseler (her Avrupa şehrinin vazgeçilmezleri), benim aşık olduğum devasa manastırı, Belém mahallesinde deniz üstünde yer alan güzelim kalesi Torre de Belém ve manzarası, şirin mi şirin, meşhur antik sarı tramvayı Electrico 3, tüm Portekiz'in en iyi küçük pastasını yapan Belém'e özel pastanesi ve "Pasteis de Belém" denen o cennetten gelmiş minik tatlı parçası.. Bunun gibi daha bir çok kültür öğesi bulunabilir Lizbon'da. Gece hayatı, sıcak hava, sıcak insanlar, tarih, kültür, boğaz, daha ne isterim ben bir şehirden bilmiyorum..

1 Kasım 2010 Pazartesi

Iberian Mission

Baya baya baya geç gelen blog güncellemesi.. Aslında yazmak lazım mı, bu kadar gecikmişken bırakmak mı lazım yoksa tamamlamak mı bilemedim. Ama Erasmus çoktan bitti, hatta yurduma dönüp düzenime alıştım bile. Gel gör ki Erasmusun büyük bir kısmı gezmek demek olduğundan, en kapsamlı geziyi anlatmadan da olmaz bi yerde.

2 senedir yaptığım Avrupa gezilerinden sonra, içimde kalan ve tamamlamak istediğim tek yer Portekiz-İspanya yani diğer bir deyişle İber Yarımadasının büyük kısmıydı. Erasmus boyu planlayıp, buna uygun harcamalar yapmaya çalıştım. Plana başlangıç olarak tabi ki yine sömürü amacıyla son BEST kursu başvurularımı sadece bu bölgeye yaptım =) İlk tercihim olan Almada (Lisbon metropolitan bölgesi/Portekiz) BEST grubu beni kabul edince amacımın yarısı tamamlanmış oldu denebilir.

Artık gerisi bize kalmıştı: BEST kursumun öncesinde veya sonrasında gerçekleşecek, Erasmus'da aylardır bu amaçla biriktirdiğim parayı aşmayacak bir bütçeyle, gidiş dönüşün insani koşullarda mümkün olduğu bir organizasyonla Interrail planlamak.

Interrail tabi ki yalnızca iki ülkeyi kapsayacağından bu ülkeleri -özellikle İspanya'yı zira Portekiz'de oraya kıyasla fazla görülecek şey yok- geniş çaplı gezme fırsatu verecekti, ama çok da uzatmamalıydık ki paramız bitmesin. Bu yüzden görmek istediğimiz şehirleri, biraz da "yol üstüne şuraya uğrarız, gece kalmayız" şeklinde organize etmeye çalışıp bir yol haritası çizdik. Sezon dışı olsun, hava da biraz serinlemiş olsun da pişmeyelim, falan filan derken BEST kursu sonrasına gelmesi gerektiğine karar kıldık. Yani 4 Eylül civarı başlayacaktık, ve planladığımız şehir sıralaması ile geceleme sayısı uyarınca 19 Eylül'de Barcelona'dan Memmingen'e uçan Ryanairda biletimizi ayırıverdik.

Rotamız Lizbon-Coimbra-Porto-Madrid-Sevilla-Granada-Valencia-Barcelona olarak çizildi ve gayet tatmin edici oldu. Şunu da belirtmekte fayda var, ben BEST için yola çıkarken ne bizi ağırlayacak dostlarımız, ne ayırtılmış hostelimiz vardı. Hayatımdaki 3. Avrupa turu, 2. Interrail ama bunlar içinde en spontan olanı oldu diyebilirim. Tabi aynı zamanda en sürünmeli, en derbederi oldu, yine de gecelerimizi kurtaran şahane insanlar sayesinde rahatımız hep yerindeydi. Bunları anlatıcam, hepsi sırayla ki şehirler birbirine karışmasın :)

Ama şunu söyleyebilirim: Avrupa'nın en uzak ucu, şimdiye kadar gördüğüm en güzel yeri olmaya aday sanırım.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Weltmeisterschaft, Starnberger See ve Juli

Allahım ne kadar uzun zaman olmuş yazmayalı!

Stockholm'den sonra (ve evet, Almanya etkisi, hala Ştokholm diyorum) sırasıyla Viyana'ya, Paris'e (bu kez Muse konseri ve ufak bir Normandiya gezisi amaçlı) ve İstanbul'a (mezuniyet baloma katılmaya) gidip geldim. Bunun haricinde Mayıs ayı doğumgünü partisiydi, erasmus cıvıltılarıydı falan derken, Haziran da İstanbul ve Paris seyahatleriyle geçip gidiverdi. Haziran dediğime bakmayın, mübarek İstanbul'un Martından pek farkı yoktu çıldırttı beni.

He tabi bu gezmeler sonra bana haftaiçi hayvanlar gibi çalışma zorluğu çıkarttı mı, çıkarttı, ama bilincimiz yerinde, hem gezip hem çalışıyoruz amaaaaan helal bize :D

Şimdi Temmuz'dayız, Temmuz daha çok bi yerel yaşama, misafir ağırlama, ders çalışma, dünya kupası ve Ağustos ile Eylül'de planlanmış hatta biletleri alınmış geziler için para biriktirme ayı olacak. Ama hava inanılmaz, Münih bu havalarda bi harika oluyo gerçekten.

Biraz bizim buralarda "Weltmeisterschaft" dediğimiz Dünya Kupası'na değiniyim =D Efendim beklenmedik şekilde gelen Almanya galibiyetleri sonrası halkta bi coşku hakimdi tabii ki. Olimpiyat stadında, güneşli bir Münih yaz gününde, dev ekranda maç izlemek gibisi yok ayrıca. 6 euroya aldığımız biletlere değeri su ile bira arasında değişebilen bir içki dahildi. İzlenen maç da 4-0 biten Arjantin maçı olunca keyfimize denecek yoktu tabii.


Almanlar ilginç insanlar, galibiyetlerden sonra (Bayern Münih, milli takım vs) Leopoldstrasse dediğim Bağdat Caddesi muadili olan sokağa dökülüp bi ucundan bi ucuna bira içerek ve Alman bayraklarıyla yürüyolar, kutlama şekilleri bu. Aldığım bir diğer ilginç bilgi, 2002deki Dünya Kupası'nda Türkiye-Almanya yarı finali oynanırken Leopoldstrasseyi bizimkiler kapmış, Almanlar da Olimpiyat stadına gitmişler maçı izlemeye ve her zamankinden çok daha fazla polis görevliymiş o gün :))

Maç ortamı işte böyle şenlikliydi, herkesin yüzü alman renklerinde boyanmış, bayraklar, kızlar bayrakları etek yapıp giymişler herkes sokaklarda, metro istasyonlarında vuvuzelalar ve yine alman renkleri her yerde. Futboldan aldığım keyfi katlayabilmem için "taraftar" olmam gerektiğinden ben bile sarı-kırmızı-siyah renkli Hawaii çiçek kolyelerinden alıp öyle gittim stada :)) Maç bittikten sonra da kendilerine yaraşır şekilde, sıfır kaos, sıfır karmaşa gayet güzel güle eğlene yürüyerek çıktı herkes staddan. Kutlamalar metroda ve Leopoldstrassede devam etti tabi :)


Bu arada Almanlar 2006da burda yapılan Dünya Kupası'na kadar böyle bayraklar takınıp rengarenk boyanıp falan gezmezlermiş. Hatta bahçesinde bayrak olan adama "pis faşist, aşırı milliyetçi" gözüyle bakılırmış, Nazi geçmişinden dolayı hep utanırlarmış. Alman olmaktan gurur duyup açıkça sergileme durumu yokmuş yani. 2006da burda yapılan dünya kupası, renkler, takımlar, bayraklar derken psikolojileri baya düzelmiş, bu bayraklar takınıp dolanma olayı daha bikaç senelikmiş. Kendileri ve milli kimlikleriyle 2006 Dünya Kupası sayesinde barışmışlar. Futbola saygı duyulması için bir yeni sebep daha, hala görüyoruz ki bu kadar büyük kitleleri her açıdan bu kadar derinden etkileyen, aynı anda aynı noktaya kilitleyen başka bir olay yok. Ne aşk, ne sinema, ne müzik arkadaşlar: Kabul edelim veya etmeyelim, lider hala futbol.

Biraz da tatil modundan bahsediyim :) Sınavlar yaklaştığı için korkunç seviyelerde ders çalışmalar başgösterdi, ama havalar süper olduğundan arada Münih'in görülesi göllerine yüzmeye gitmeyi ihmal etmiyoruz. Bunlardan biri de Starnberger See. Yemyeşil çimlerden hop diye suya girip, rahat rahat güneşlenebildiğimiz, suyun gayet temiz olduğu ve uzakta bir sürü beyaz yelkenlinin ve teknelerin yarattığı "Bodrum kıyıları" havasıyla kocaman ve şimdiye kadarki favori Münih gölüm burası. Banliyö ile (S-Bahn) yaklaşık 40 dakikalık bir yolla şehir merkezinden hop diye Bodrum'a inebiliyoruz yani :) Avrupa'nın ortasında, denizi olmayan bir ülke için çok güzel bi imkan. Ortalık yerde mayolarını değiştiren "erkekler" beni şaşırtmış olsa da bozuntuya vermedim tabi, o ayrı. Kadınların üstsüzlüklerine herkes alıştı da, erkeklere noluyo, bu kadar "yiğidin malı meydandadır"cılık lazım mı, orasını bilemiyorum :)



İşte Münih'i bu yüzden daha bi çok seviyorum, bildiğimiz soğuk Avrupa şehirleri gibi değil, hop orda festival herkes bira içsin, hop göle inip yüzelim, aman herkes gülsün, Olympiada açık hava film festivaline gidelim, hop yurdun bahçesinde mangal yakalım, nehirde sörf yapalım ve hepsini Alman düzeni ve rahatlığıyla yapalım. Burası inanılmaz sentez bir şehir, ve gerçekten çok yaşanılası. Amaaan Münih aşkım kabardı yine :)


Bi dahakine biraz da Viyana'yı anlatiyim, ki orası da aşık olduğum az sayıda şehirden biridir :)

28 Mayıs 2010 Cuma

Stockholm: continued

Eveet bu kadar uğraştan sonra Stockholm'e gittik, ama ne yazık ki anlatıcak fazla bişey bulamıcam sanırım. Ben şehirleri gece hayatında göre değil, şehrin gezilesi-görülesi yerlerine göre değerlendiren bi insan olduğumdan Stockholm bana fazla bişey katmadı.

Aslında şehir gerçekten güzel, ama turistik değil ve beni fazlasıyla boğdu. Müzeler gezilirse gerçekten ilginç yerler var, müze konseptleri çok iyi. "Under the Bridges of Stockholm" adındaki bot turu mesela (20€) kesinlikle yapılası. Gamla Stan (Oldtown) görülesi yerlerden, hatta neredeyse tek görülesi yer olabilir. Saray, bikaç kilise, bildiğiniz Old Town manzaraları yani :) Ama köprüler, su kıyısındaki binalar falan gerçekten görülmeye değer. Bi de barların yani gece hayatının genelde toplandığı Södermalm bölgesi var, burası da gece çıkmaları için güzel. Biz biraz turistik dışı yerlere de kaydık, (gezecek yer kalmadı çünkü) park sever insanlar olduğumuzdan haritada bulduğumuz farklı farklı parkları gezdik. Bi de "Götgatan" var, "gatan" yanlış hatırlamıyosam "cadde" demek, ama bu sebepten değil, Götgatan tabelasını sadece gülmek için bile görmek lazım. Her ne kadar 7-12 yaş esprisi olsa da ben baya güldüm, tavsiye ederim :D

Bedava harita bulunması mümkün, satın alınmamalı zira 7€ gözden çıkarmak gerek. Gerçekten pahalı bi şehir, büyük boy tost ekmeğine 2.5€, şehir içinde kullanılacak 3 günlük ulaşım biletine 20€ ödedik misal. İnsanlar çok iyi İngilizce konuşuyolar tabi ki, yardımseverler de aslında. Ama önemli noktalardan birine değineyim, etrafta huriler gezmiyo. Toplasak bakmaya değer 5 kız falan görmüşüzdür, ya biz yanlış yerlere gittik, ya da Stockholm'e giden herkeste bi "Cheerleader Effect" sözkonusu, ben çözemedim. Ayrıca kimse giyinmeyi bilmiyo, saçmasapan kıyafetler. Sanki Rexxin önündeki bütün Emoları toplayıp Stockholm'e yığmışlar gibi, bütün halk Emolaşmış resmen. Stockholm Syndrome güneşli Mayıs günlerinde de kendini gösterdi kısacası..

Dil desen, hayatımda duyduğum en kötü diller sıralamasında Lehçeyi solladı, Almanya'da olmama rağmen İsveççe kadar kaba, manasız ve melodik olmayan bi dil daha duymadım. Aşağıdaki resim bir yemek kitabının fotoğrafı misal.


Sonuç olarak Stockholm ucuz olsa keyif için gidilip görülebilecek bi yer, ama Türk olduğumdan mıdır, Akdeniz kanından mıdır beni inanılmaz boğdu, içime sıkıntı verdi. Şehir, gezmek, görmek, tanımak açısından da pek bişey katmadı.. Örneğin Viyana Stockholm'e beş basar kesinlikle. Ama yine de gittik, farkını gördük, eğlendik, Ryanair ve Mitfahrenle coştuk - oldukça güzel bi deneyimdi =))

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Mitfahren+Ryanair+CS = Stockholm!

Geçen haftasonu Paris'e gitmiştim, ama daha önce anlattığım için bi daha uzun uzun Paris'i yazmıcam. Şöyle bi değinsem yeter :) Bu seferki gidişim Dila'yı Disneyland'a götüren annemlerle buluşmak ve vakit geçirmek içindi, 2 günü onlarla, geride artan vaktimi de BEST kursundan tanıştığım organizatörlerle geçirdim. BESTin nelere kadir olduğunu da görmüş oldum tekrar, bana evlerini açtılar, benimle fellik fellik gezdiler. Hava da güzelken belki Paris'e biraz haksızlık yapmış olabileceğimi farkettim, en turistik olmayan yerleri gezince aslında pekala da yaşanılası gelebiliyo Paris insana. Nitekim Versailles inanılmaz bi yer, sadece orası bile Paris'i affetmeme yetti. Bana noluyosa, Paris orası yani =D Olsun, bu da bi fikir.

Bu haftasonuysa Ryanair'ın bizi gaza getirmesinin ilk ürünü olan Stockholmdeydik. Ryanair sitesine bakarken "Hadi hadi Mayıs'ta Stockholm'e gidelim" şeklindeki Duygu'nun gazları, biletlerin gidiş dönüş 40 euro olması, daha önce hiç ayak basmadığım kuzey ülkelerinden biri olması derken İsveç için yollara düştük. Ve bu geziyi ucuza getirebilmek için her türlü imkandan faydalandık. Bunlar nelerdir efendim: Mitfahren, Ryanair, Couchsurfing ve Bayernticket.

Ryanair'in bu kadar ucuza bilet satabilmesinin en büyük sebebi şehir merkezlerine uzak ufak havaaanlarından uçması, genelde saçma saatlerde uçması ve bu şekilde vergileri düşürmesi. Münih'de yaşayan insanlar için de Ryanair Memmingen havaalanından, yani Münih'e trenle 2 saat mesafede ufak bir şehirden uçuyor. Buraya gitmek için türlü çeşitli yollar var, biz Mitfahren'ı tercih ettik.

Peki Mitfahren nedir? Memmingen'e arabanızla gitmekteyseniz, internetteki Mitfahren sitesine ufak bir ilan veriyosunuz diyosunuz ki "Ben Münih'den şu gün şu saatte Memmingen'e gidiyorum, 3 kişilik yerim var, kişibaşı 5 euro." Sonra biz sizi arıyoruz, "Bizi de götür" diyoruz. Münih'de buluşuyoruz, arabaya doluşuyoruz, hop 1 saati biraz geçen bi sürede sadece Ryanair ve Air Berlin'in kullandığı Memmingen havaalanındayız, 5 eurocuk veriyoruz tıpış tıpış uçağımıza gidiyoruz. Mitfahren Almanya ve Avusturya'da çok yaygın, sadece ülke için değil, insanlar bu şekilde Paris'e, Prag'a falan gidiyolar. İnanılmaz yaratıcı bi buluş kanımca.

Sonra havaalanına geliyoruz. Check-in gibi tüm ıvır zıvırları Ryanair internetten hallettiği için bize sadece kabin bagajımızın büyüklüğünü Ryanair'in oracığa koyuverdiği kutularda kontrol etmek kalıyo, zira 10 kg üstü ve belli boyutları aşarsak check-in'e vermemiz gereken bagaja 15 euro da para ödememiz gerekiyo. İşte Ryanair böyle böyle parayı kırıyo =)) Ama beklediğimden daha az hassas davrandılar, ben baya manyak gibi ölçerler biçerler sanıyodum. Gayet rahat bindik uçağa, sadece herşeyi o çantaya tıkmak zorunda kaldık çünkü tek parça kabin bagajı taşınabiliyo uçakta.

Ryanair uçuşu ise inanılmaz bi tecrübe, herkes yaşamalı. Bi kere terminalden çıkınca uçağa yürüyoruz. Evet, ne tünel var ne bişey, hatta uçakların önündeki tabelalarda nereye gittiği yazıyo, seçip biniyosunuz. Bostancı Deniz Otobüsü İskelesinden tek farkı tabelalarda "Roma" "Barcelona" "Stockholm" falan yazması, onun haricinde aynı sistem. Sonra uçak Looney Tunes'dan fırlamış gibi, rengarenk koltuklar falan. Koltuk numarası da yok, binen oturuyo zaten. Uçuş boyunca koridordan satın alınabilecek şeylerin reklamı geçiyo, ürünlerin açıklaması anonsla yapılırken siz de koridordan geçen ürünlere bakabiliyosunuz. Sallana sallana Almanya'dan İsveç'e gidiyosunuz, bi de uçak indiğinde ufak bi zafer müziği çalıyo, "Tebrikler, Ryanairla bir uçuşu daha zamanında tamamladınız" (ki bence "canlı olarak tamamladınız" diye değiştirilmeli) şeklinde bi anons, ve uçaktan alkışlar kopuyo. Tam bir komedi filmi. Ama çok hızlı kalkış ve iniş yapıyolar, ve genelde hep zamanında. Ne olduğunuzu anlayamadan kalkıp inmiş oluyosunuz. Bence en nihayetinde ödediğimiz fiyatlar için çok çok iyi, şehirlere gidiş gelişle beraber 70 euroya falan Münih-Stockholm gidiş dönüş bi gezi tamamladık Ryanair sağolsun.

Sonrasında Skavsta havalimanında Stockholm'e inme çabası var. Uçuşumuz 20:00de olduğu için, ancak 22:30da havaalanına inebildik. Otobüsümüzü de bulduk ve Stockholm'e doğru 80 dakikalık yolculuk başladı. Central Station'a indikten sonra da Cuma gecesi sabaha kadar çalışan metro sayesinde Couchsurfing evimizi bulduk =)

Couchsurfing ne peki? Çoğunuz biliyosunuzdur, Couchsurfing, öğrenmeye, tanımaya, milletlerarası iletişime açık insanların evlerini, odalarını, mutfaklarını, temelde "couch"larını gezginlere herhangi bir ücret talep etmeden açmaları ya da en olmadı şehrine gelen insanlarla bi kahve içip şehri anlatmayı, o insanları gezdirmeyi kabul etmeleri ve bundan keyif almaları. Yani, o insanın evinde kalıyosunuz, hatta Stockholm'de olduğu gibi size evin anahtarını teslim edip çıkıp gidebiliyolar bile. Ben de ilk Couchsurferımı geçen hafta Münih'te ağırladım, burayı gezmeye gelen bir Türktü kendisi. Tabii ufacık yurt odamda kalacak yer olmadığı için, ve o zaten iş amaçlı gezisinde bir otelde kalmakta olduğu için benden sadece bir kahve ve Erasmus, Avrupa gezilerim ve Münih hakkında güzel bir sohbet talep etti, ben de böylece ilk Couchsurfing deneyimimi bir Türkle paylaşmış oldum.

Stockholm'deki "host"umuz ise Love adında bir İsveçli gençti. Bize stüdyo dairesini ve çift kişilik yatak haline gelen rahat koltuğunu açtı, mutfağında yemek yedik, evinde yine başka bi Alman gezginle kaldık, bize verdiği anahtarla kendi evimiz gibi Stockholm'e yerleştik. Couchsurfing bu sebepten şu saydıklarım içinde en önemli, en saygıdeğer ve en büyük şans olan imkan olabilir gezginler için.

Stockholm'e gidişimiz ve bunu kolaylaştıran tüm etmenleri anlattım. Şehiri de bi sonraki sefere bırakıyorum ki heyecanlı olsun, zaten şu anlattıklarım şehirden daha eğlenceli olabilir muhtemelen :D

2 Mayıs 2010 Pazar

Studentenstadt

O kadar çok şey birikti ki sırayla anlatmazsam bırakıp gidicem =) burdan başlıyorum. Geçenlerde resmi olarak Erasmus odama taşındım. Studentenstadt kampüsle şehir merkezinin tam ortasında, hatta bu ikisini bağlayan metroda (U6) da kendi adıyla bir durağı var. Burda insanların "Garching'de mi kampüsün, çok kötü" demeleri bana hala komik geliyo. Çünkü her gün Anadolu yakasından Avrupa yakasına okumaya giden bi insan için okula 14, şehir merkezine 12 dakikada ve trafik sıkıntısı çekmeden, Alman metrosu dakikliğiyle gitmek benim için bir mucize :D


Neyse, bu yurt odasını Daniela Nisan sonunda bırakıp gideceğinden (Kanada'ya staja gitti kendisi, burdakiler sürekli bi yere gidiyolar zaten inanılmaz) ben de önceki 1 ay için bir aylık bir daireye yerleşmiştim ilk geldiğimde. Orda da bana odasını veren Jakob 1 aylığına Afrika'ya gitmişti (herkes bi yere gidiyo demiştim). O evde (Almanya'da WG yani Wohngemeinschaft diyolar kendilerine) Anna ve Lukas diye iki kardeşle kaldım 1 ay boyunca. İkisi de çok tatlı insanlar, Jakob zaten inanılmaz. Her şeyle ilgilendi, her şeyi anlattı, daha tanışalı 2 gün olmuşken Duyguyla beni kız arkadaşının kardeşinin doğumgününe çağırdı ki Münih'deki ilk gece çıkışımız o seferdir :) Afrika'dan döndüğünden beri görüşelim diye plan yapmaya çalışıyo. Tanıdığım en iyi Alman olabilir kendisi.

Münih'deki ilk günlerimde evin kapısı çalındı, ben de ilk defa açıyorum kapıyı bi bocalama halindeydim. Gittim baktım, önce Lukas, arkasında boy ortalaması 1.86 olan 10 tane kocaman adam. Eh Teknik okuldan da böyle bi arkadaş grubu beklenir tabi. Ellerinde bi kasa bira ve pizzayla girdiler. "Noluyoruz yahu" demeye kalmadı hörey hörey diye "Bayern Münih maçı izlemeye geldiklerini" ifade ettiler. Bu onlarla ilk maç izleyişim oldu, ki bi grup Münihliyle maç izlemek de çok ayrı bi keyif. Biraz sohbetten sonra liglerine Türkiye'de bu kadar ilgi gösterilmesine baya şaşırdılar ama :)

WG, Münchner Freiheit denen semtteydi. Merkeze 5 dakika metroyla bi yer. Hatta onu geçtim, kendisi de barları, sinemaları, 2 metro durağı öteye uzanan cıvıl cıvıl caddesiyle ayrı bi merkez diyebiliriz. İstanbul'a dönüp bakınca, Münchner Freiheit Taksim'e 5 dakika mesafede bir Bağdat Caddesi Münih için. Zaten Münih'e o şekilde bakmak çok kolay. Her şey var, İstanbul'un havası olmasa da her türlü özel mahalleye benzer bi kısmını bulmak mümkün ve hepsi birbirine 5 dakika mesafede. Ortaköy, Nevizade, Beşiktaş, Nişantaşı, Bağdat Caddesi, Beykoz, Belgrad ormanları, Abant, Kadıköy, Asmalımescit, Taksim ve Üniversite - hepsi yanyana. Artık siz düşünün ne mükemmel bi yaşam: ziplenmiş İstanbul. Ah bi de deniz olsa..

Şimdiyse Studentenstadt'dayız. Englischer Garten kıyısında, kendi stüdyosu, spor salonu, barı (Tribühne hepsi beraber), cafesi, pastanesi, parkları olan bi öğrenci kompleksi. Nerdeyse 15 tane farklı irili ufaklı yurt var burda. Hava güzel olunca herkes ortadaki bahçelere mangal yapmaya çıkıyo, tam bir yazlık tatil kasabası haline dönüşüyo. Akşamları Tribühne dopdolu oluyo, barda maçlar izliyolar bira falan işte her zamanki eğlence =) Her yurdun sistemi ayrı, benim yurdum Haus 4. Kendi odan, kendi banyon, ortak mutfak ve 2 mutfağın birleşiminde ortak yemek&parti odası şeklinde düzenlemiş bi yurt.


İnsanın kendine ait bi odası, minik bi banyosu olması ve ortak mutfakta hep beraber yemek yapıp yemesi de çok güzel bi deneyim, yurttaki Almanlar da çok tatlılar zaten. Odam Englischer Garten'e bakıyo, Daniela'nın çiçekleri de camımın önünde güzel bi dekor, odama dönmekten resmen keyif alıyorum :) Yani Studentenstadt ideal bi yurt benim için. Ama annemin yemeklerini çok özledim =((

25 Nisan 2010 Pazar

Allianz Arena

Bugün de Allianz Arena'daydık efendim. MESA organizasyonuyla 1860 München ve Rot-Weiß Oberhausen arasındaki ikinci lig maçını izlemeye gittik, tabi ki gidiş amacımız güzel güneşli bi havada stadı içerden görebilmekti. Bi de karanlıkta ışıklandırılmış halini görmeye gitmeliyiz, ona da karar verdik tabi. En büyük isteğim bi Bayern Münih maçında içerde olmak, ama 70 euroluk bilet fiyatları ve erasmus bütçesiyle bunu gerçekleştirebilicek miyim emin değilim :)


Stad tabi ki şahane, gerçekten çok güzel. Hele güzel havada, Allianz Arena'da bira içip yemek yemeyi her türlü cafe-bara tercih edebilirim. München taraftarının tutkusu ise dikkat çekici, ama en önemli nokta şu ki adamlar yaratıcı tezahürat yapmaktan kesinlikle aciz. "Neunundsechzig München" diye bağırmaktan öteye gidemiyolar, yaratıcıyı geçtim, tezahürat bile yok nerdeyse. Çarşı ya da Unifeb gelip şunlara bi yoğun kurs açsa da millet rahat etse. Nerde "Bir masum mor menekşe"ler, resmen canımız sıkıldı.

Maçın en eğlenceli yanıysa München her gol attığından yapılan anonslarla taraftarın karşılıklı atışmasıydı. Örnek vermek gerekirse skor 1-0 (eins-null) olduğunda:

Anons: 1980 München..
Stad: Eins!
Anons: Oberhausen..
Stad: Null!
Anons: Danke!
Stad: Bitte!

Buna kahkahalarla güldüm ilk duyduğumda =D Alman kibarlığı stadda bile kendini belli ediyo yani.

İşte Allianz Arena maceramız da böyleydi. Futbol her yerde güzel, stad harika, ama Almanların tezahürat dersi alması şart. Gerçi sanırım Türkiye'den sonra herhangi bi Avrupa şehrinde futbolun insana sıkıcı gelmesi çok da tuhaf değil.

22 Nisan 2010 Perşembe

Technische Universität Istanbul

Buraya geleli 1 ay oldu, gezdik tozduk eğlendik oryantasyon falan derken okul açıldı. He çok bişey yaptık mı okul açıldı diye, yapmadık o ayrı. Ama sonuçta bi okul havası, defter kaplayalım, kaç ortalı alsak falan heyecanı yaşamadık değil =D

Pazartesi günkü ilk dersimiz 6 kredilik "Deutsch als Fremdsprache"ydi, yani Almanca dersi. Daha önce internetten yapılan testin sonuçlarına göre bir seviyeye yerleştiriyolar insanı, test biraz saçma ama işte en azından yaklaşık bi seviye sağlıyo sanırım. Zaten belli bir yüzde aralığında kalanlar bir aly veya bir üst seviyeye de gidebiliyolar isterlerse, biraz da insana kalmış bişey.

En başta aldığımız seviye biraz düşük gözüktüyse de (Istanbul Erkek & Alman megalomanyası) sonra dedik ki "Amaan 4 sene oldu unutmuşuzdur olabilir" dedik, tıpış tıpış gittik dersimize. İlk yarım saat hadi idare ettik, tanışmadır odur budur ama sonra ders saçmalamaya başladı. Beynimize hali hazırda kazınmış olan şeyleri yeniden görmek, tabi ki daha yeni gören insanların zorlanmaları sırasında beklemek falan derken baktık olacak gibi değil, testi bi daha çözelim biz dedik. Ve ondan sonra ortaya çıktı ki testte düşük almamızın sebebi gece 3 sularında "amaan nolucak" modunda çözmemizmiş, nitekim yeni çözdüğümüzde 2 seviye daha yukarda çıktık. Baya sevindik tabi, lise megalomanyası da aynen geri döndü =D

Sonraki ders de İTÜ seçmelisi "Biyoteknolojik Uygulamalar" dersiymiş, ama haftaya başlıcakmış böyle bi genişlik bi rahatlık. Zaten uygulamasıyla beraber 2 saat falan sürüyo ders. Ne iştir anlamadım =) Neyse, ilk günümüz böylece bitti. Sonra Salı günü sabahı ITU versiyonu "Kimyasal Teknolojiler" olan "ölüm"ün TU München versiyonu vardı. 1.5 saat yine (şeytani gülücük). Amfi, arka sıradakiler konuşuyo, slaytlar ingilizce, kitap ingilizce, ders Türkçe. Tam bir ITU yani. Ama sınavımız sözlüymüş, hocamız da sağolsun bize İngilizce sözlü yapma onayı verdi, her şey şahaneydi yani. Dersin sonunda hocayı takdir etme seviyesine bağlı olarak şiddeti artan masaya vurma eylemine de hala alışamadım. Alkış gibi bişey, bi tuhaf. Ama her dersin başında o dersin fotokopilerinin renkli şekilde öğrencilere dağıtılması falan gayet hoş tabi =)

Burdaki en önemli noktaysa sadece Kimya bölümünün ve Kimya Mühendisliği öğrencilerinin aldığı bu derste, koca amfide benimle beraber 5 kız falan olması. İşte, demek ki dünyanın farklı yerlerinde erkek/kız oranı konusunda ITÜ'yü aşabilecek, Kimya ve Kimya Mühendisliği'nde bile erkek hegemonyası kurdurabilecek okullar da mevcutmuş dedim, kendi kendime baya eğlendim =))

21 Nisan 2010 Çarşamba

See..?

Eveet efendim geçen Cumartesi günümüz bit pazarı ile başladı. Münih'in meşhur bit pazarlarında (Flohmarkt) her şeyi bulmak mümkün, ama "ne ararsanız" işte onu bulamıyosunuz. Çünkü o kadar fazla ve alakasız şey var ki, aradığınızı bulmak mümkün değil. Sadece şans eseri denk gelebilirsiniz. Hele bi Türk tezgahı vardı ki bisikletten el havlusuna vazodan deri çantaya her şeyi bulabildik, ama hiçbirini aramıyoduk ne yazık ki. Yine de baya büyük, renkli ve güzel oluyo Flohmarkt. Hele ki Oktoberfest alanı olan Theresienwiese'de ve Frühlingsfest (İlkbahar festivali - Almanların bira içmek için uydurduğu türlü festivalden biri, ITUFest'in daha büyük, daha renkli, daha bi lunaparklı falan hali) alanının tam dibindeyse.

Arkasından Feldmochinger See'de mangal yapmakta olan Türk-Mısır karışımı grubun yanına gitmeye çalıştık. U2 metrosunun son durağında indik, See'ye Cumartesi günü otobüs gitmediğinden (nası bi mantık, millet haftasonu değil de ne zaman pikniğe yüzmeye gidicek ki?) yürümeye başladık. 1.2 km tabelasını görünce e iyi dedik yürüyelim. Yürüdük yürüdük, baktık bi See. Girdik, etrafında dolanıyoruz, Türklerle telefonda konuşuyoruz ki nerde olduklarını bulalım. Bu arada ördekler kıyıya çıkmış güneşleniyo, kuğular falan, mangal yapanlar güzel bi ortam var. Ama telefonda birbirimize açıklamaya çalıştığımız hiç bi ayrıntı birbirini tutmuyo, bu arada biz hala yürüyoruz.


Neden sonra Duygu'nun aklına yanlış See'de olabileceğimiz ihtimali geldi. Tabi İstanbul'da metroyla gidilen, yanyana 3-5 gölün olduğu bi yer olmadığından hiç ihtimal dahilinde bile tutmamışız bunu. Evet ve doğruymuş, yanlış Seedeymişiz biz, o çevrede 5 tane falan See varmış. Hadi ordan çıktık, yolumuzu ararken "Feldmochinger See 2.1 km" tabelası görmeyelim mi.. Aradığımız yeri geçmişiz, bi de üstüne 2 km daha yürümüşüz.

Neyse ama sonra bulduk Seemizi, telefondaki ayrıntılar yavaş yavaş anlam kazanmaya başladı ("aa işte mavi çadır da şurda hakkaten") ve gerçekten de 5 km falan yürümemize değdi. Aslında her biri neredeyse aynı, yaklaşık boyutlarda, yüzen hayvanlar, yemyeşil, mangal yapanlar, top oynayanlar; hatta yazın yüzülüyomuş da. Yani bir Abant havası, sadece metroyla gidebiliyosun =))
Gittiğimizde mangal da hazırdı (tabi biz gidene kadar onlar çoktan yemişler, bize de hazırlamışlardı, fena da olmadı aslında), o yorgunlukla oturup yemeklerimizi yemek baya keyifli oldu. Burdan öğrendik ki Münih çevre güzellikleri ve doğa aktiviteleri açısından da baya faydalıymış bize.


Ah tam unutuyodum, bugün Münih'e gelişimizin 1. ayıydı. Duyguyla romantik bi yemeğe falan çıkalım diyoduk ama kader bizi Bayern Münih-Lyon yarı final maçını izlemek için bi spor barına götürdü =) Olsun, biz yine biralarımızla "Prost!" diyip aydönümümüzü kutladık, Münih de şahane bi gol attı, herşeyiyle güzel bi gece oldu yani =)

16 Nisan 2010 Cuma

Munich loves you

Bikaç günlük yağmurdan sonra bugün güneş parlamaya, hava ısınmaya başladı ve ben eve yeni aldığım bisikletimle Münih sokaklarında dolaşarak geldim. Şu an daha büyük bi mutluluk düşünemiyorum :)

Dün ben merdivenlerden inerken kapısını kapatmak üzere olan ama beni farkedince kapıyı geri açıp "Guten Morgen" diye gülümseyen teyzeye de bu vesileyle sevgilerimi yolluyorum!

15 Nisan 2010 Perşembe

Oktoberfest, Hofbräuhaus ve May Pole

Münih'le devam edelim :) Beni en çok etkileyen hikayelerden biri Oktoberfest hikayesi oldu, tabi muhtemelen ben önceden bilmediğim içindir. Neyse :) Efendim Bavyera prensi Ludwig'in (Bavyera'nın en önemli adamlarının %80inin adı Ludwig bu arada) sevdiceği Therese'ye doğumgününde "Sana çayır (Wiese) aldım" şeklinde gelmesi, Therese'nin surat ifadesi üzerine "Adını veririz, üstünde evleniriz" falan diye kıvırmaya çalışması sonucunda Theresienwiese adı verilen yerde gerçekleşen şenlikli düğünün Bavyera halkının çok hoşuna gitmesi ve bu sebepten her sene tekrarlanmasıyla oluvermiş Oktoberfest. Erasmusum Ağustos'da bitmesine rağmen Eylül sonuna kadar kalmam için de bana bi sebep verilmiş böylece :)

Ufak iki hikayemiz de Hofbräuhaus ve May Pole ile ilgili. Hofbräuhaus Münih'in en favori mekanı, hatta muhtemelen Bavyera'nın ve hatta Almanya'nın da. Kendisi biraevlerinin atası, bence Münih'in en güzel birasını üreten, "Bana bira ve tavuk" diyip basit cümleler kullanarak orta çağ hanı keyfi yapabileceğiniz Bräuhauslardan en güzeli. Tabi geçmişi de oldukça ünlü.

Bazı noktalar anlatmak istemediğim kadar iğrenç, daha az iğrenç olanlara değiniyim en iyisi :) Hofbräuhaus'un tuvaletlerinde klozetten yüksek, lavabodan alçak bir takım lavaboya benzer yapılar varmış, iki yanında tutma yerleri olan. Bunlar neymiş, rehberimizin "Vomitator" diye tabir ettiği, birayı fazla kaçırırsanız yandaki tutacaklardan destek alıp içine istifra edebileceğiniz yerlermiş. Iyk yani. Ama gerçek :)

Bi de 1 litre hikayesi var. Rehberimizin cümleleriyle: "Hofbräuhaus'a gelip bir büyük bira isterseniz garsonlar 1 litrelik bira getirirler. Eğer Hofbräuhaus'a gelip küçük bir bira isterseniz, garsonlar size gülümseyip, yine 1 litrelik bira getirirler." Yani, tek seferde 1 litre içemeyecekseniz Hofbräuhaus'a gitmiyosunuz, ya da yanınızda bi arkadaş götürüyosunuz =)

May Pole'a gelelim. May Pole, baharı kutlamak için hazırlanmış uzun direklere verilen isim. Her katında değişik figürlerle anlatılan Bavyera sahneleri var, hepsinde bira mevcut, tabii ki. Baharda bu direklere tırmanma yarışmaları yapılırmış, kazanan ne alırmış dersiniz? Tabi ki bira.

May Pole'la ilgili hikayeyse şu: Havaalanı polisleri bi gün rutin kontrollerini yaparken May Pole'un kayıp olduğunu farketmişler (Rehberimiz anlattığı şekliyle "Luggages - check. Planes - check. May Pole - ?"). Tabi ki hemen Münih polisini aramışlar. "May Pole'umuz çalınmış" demelerine önce bir sessizlik daha sonra kahkahalarla karşılık verilmiş. Olay şu ki, May Pole'u çalan polis teşkilatının ta kendisiymiş. Rehberin cümleleriyle şöyle açıkliyim: "In Munich the crime rates are so low that the police began committing the crimes themselves". Gerçekten inanılası, polis o kadar sıkılıyo ki insanlara yol bulmalarında yardım etmeyi geçtim, gitmeleri gereken yere götürüyo, yayalara kırmızı ışıkta geçtiler diye ceza kesiyo, bisikletlilerin ışıklarının pilli mi akülü mü olup olmadığını kontrol ediyo falan. İlk günlerde geceleri arkama baka baka yürürken (İstanbul alışkanlığı) artık öyle saldım ki gecenin köründe sallana sallana evime yürüyorum, hatta terbiyesizlik yapıp yürüyüş yapmak için bi durak önce falan iniyorum.

Anlayacağınız Almanlar Bavyera'yı kendilerinden saymama konusunda haklılar.

Evet, Bavyera'yı seviyorum, Bayern Münih maçlarını heyecanla izlemeyi seviyorum, her soruya cevabın "Bier" olduğu Münih'i seviyorum ♥

10 Nisan 2010 Cumartesi

Wie kann ich zur..?

Geçenlerde, Sergül'e "2 hafta neye oryante edicekler sizi anlamadım ki?" dedirten TUMi'nin (TU München International) oryantasyon gezilerinden birinin (Deutsches Museum) buluşma noktası sandığımız Mariensäule'ye gitmek üzere Duygu ve Münih'e ziyarete gelen Uğurla yola çıktık. Dedik şehir merkezindeki Marienplatza gidelim, bu da ordadır nası olsa. Marienplatz metro istasyonunda birine Mariensäule nerde diye sorduk, süper yardımsever Münih halkından bi bayan bize "Tam metro istasyonunun üstünde, burdan çıkacaksınız" dedi. Neden sonra farkettik ki Uğur'un tabiriyle "Taksim metrosunda birine Taksim meydanını sormuşuz", işte o zaman Münih insanının yardımseverliği ve iyi niyeti bi daha kanıtlanmış oldu. Allah biliyo ya Taksim metrosunda biri bana Taksim meydanını sorsa muhtemelen gülerdim.

Tabi ki buluşmaya geç kaldık. O arada bi kalabalık ve onlara stand-upvari şekilde Münih'i anlatan 2 rehber gördük. "Free Tours" denen şey. Bikaç rehber toplanmışlar, Avrupa'nın belli şehirlerinin merkezlerini yürüyerek ortalama 3 saatte gezidiriyolar. Tur bedava, tur sonunda ne kadar değer vereceğinize kendiniz karar verip rehberlere bahşiş bırakıyosunuz. Daha önce bunlardan birine Amsterdam'da katılmıştık, gerçekten çok eğlenceli ve etrafı yürüyerek gezmek insana çok fazla şey öğretiyo. Hele ki sürekli U-Bahn kullandığımız Münih'de. Museum'u kaçırdık bari buna katılalım dedik ve kesinlikle Museum'u kaçırdığımıza çok memnunum.

Bu turun Amsterdam'dakinden farkı, stand-up kalitesinde şehir anlatan rehberlerdeydi. Rehberler Amerikalı, hatta bizi gezdiren bayanın annesi ve babasının aileleri 1. Dünya Savaşı sırasında düşman taraflarda çarpışan ülkelere mensuplarmış. Baba tarafı Almandı, ama anne tarafının ülkesini hatırlayamıyorum. İnanılmaz etkileyici konuşan, bir o kadar komik ve karizmatik Amerikalı bir rehberle Münih'i 3 saatte baya bi öğrendik =)

Turdan aklımda kalan en etkileyici ayrıntıları paylaşiyim. Önce "München" kelimesinin "Monk"dan geldiğini, çünkü Münih'in henüz şehir değilken farklı Monklara bağlı bir "kasabalar topluluğu" olduğunu anlattı. Hatta Amerikalı olmasına gönderme yaparak, "Herkesten en çok duyduğum şey "Sizin tarihiniz bile yok" oluyo, ama ben artık biliyorum ki Amerika Almanya'dan daha önce ülke olmuştur." Evet enteresan bi gerçek, resmi olarak Almanya ülke statüsüne Amerika'dan daha sonra kavuşmuş :) Ama tabi tarih denince Almanya'yı sollamak baya zor.

Bundan sonra biraz 1. Dünya Savaşı sonrasından bahsetti, tabi herkes o dönem zor zamanlar geçirdi, ama yine de büyükannesinden dinlediği bazı hikayeler ağız açık bıraktırıyo, Amerika'nın Büyük Buhran döneminin aynısı denebilir. Elinde para kalmayan Alman hükümeti, çareyi piyasaya daha daha fazla para sürmekte (!) bulmuş - tabi ki sonuç Enflasyon. Mark yerlerde sürünmeye başlayınca, herkesin bankadaki birikimleri, maaşları sıfırlanmış. Öyle ki rehberimizin babaannesi elinde 2 KOVA markla bir somun ekmek alabilmek için kuyrukta beklerken kovaları çalınmış, gelgelelim paralar olduğu gibi duruyomuş. Çünkü, evet, kovalar paralardan daha değerliymiş.

Aynı şekilde bir dönem kömür paradan daha değerli olduğu için insanlar ısınma amaçlı para yakmaya başlamışlar. Paranın değeri inanılmaz ani değiştiği için kadınlar eşlerinin maaş çeklerini almak için günde 5 defa işyerlerine giderlermiş. Ama şahsen beni bu hikayelerden çok o noktadan günümüz Almanya ekonomisine ulaşabilmeleri inanılmaz etkiledi. Nasıl bir disiplin, nasıl bir çalışmadır ki o noktadan dünyanın en kuvvetli ekonomilerinden biri olma durumuna ulaşabilmişler, hayran olmamak elde değil.

Baya bişey anlatmak istiyorum aslında ama çok da uzun bi şehrin tarihini anlatmak. Neyse bundan sonrasını daha kısa tutucam söz :)

8 Nisan 2010 Perşembe

Paris, je t'aime!

Baya olmuş yazmayalı, geçen hafta yine bi BEST kursuna katılmak üzere Paris'deydim. Münih'e tam alışmaya başlamışken Paris'e gitmek tuhaf oldu biraz tabii, ama gayet de güzel oldu bi yandan :)

BESTle ilgili çok fazla şey yazılıp söylenir, kurslara giden gitmeyenden. Her şey bi yana, bence öğrenci tabanlı bir organizasyonun her türlü siyasal, ekonomik, ırk, din, dil, çıkar meselesini bir yana bırakıp Avrupa'nın dört bir yanından insanları bir araya getirmek için uğraşması, bütün bir sene sponsor aramaları, organizasyon çalışmaları yapması ve bunu başarabilmesi çok önemli bi olay. Başarıyı da geçtim, özellikle oradayken bir an durup etrafınızdaki insanlara baktığınızda, bambaşka ülkelerden biraraya gelen bambaşka geçmişlere sahip insanları görmek gerçekten insana kendini iyi, ve dünyayı da küçük hissettiriyo. BESTi çok sevmemin en önemli sebeplerinden biri de bu. Tabi aynı zamanda çok eğlenceli, hem güzel bi şehri gezmek, farklı insanlarla tanışıp 7/24 birlikte vakit geçirmek, farklı yemekler yemek, farklı yerler görmek her zaman inanılmaz bir deneyim.


BEST kursuna gittiğim okul ise Ecole Polytechnique, Fransa'nın en önemli okullarından. İnanılmaz seçmelerden geçip girilebilen okul, hem askeri hem teknik eğitim veriyo. Yani öğrencileri hem asker, hem mühendis oluyolar, en az bir spor yapmak, en az bir yabancı dil öğrenmek zorundalar. Yani biraz "übermensch" ler :) Okul askeri olmasına rağmen çok rahat, müzik odaları, duvarlarda graffiti, öğrenciler tarafından işletilen bi bar ve olimpik spor tesisleri var içinde. İnanılmaz yani, etkilenmemek elde değil.

Paris'e gelince.. "Paris güzel bir salon, Londra güzel bir park, Berlin güzel bir kışla ama İstanbul güzel bir şehir." diye bir söz vardır çok sevdiğim. Paris gerçekten güzel bir salon olabilir. Şehrin her tarafında serpiştirilmiş güzellikleriyle de seyahat severlerin gitmesi ve görmesi gereken bir yer, kesinlikle, kültür farklılığı, dünyanın en tuhaf ve anlaşılmaz dillerinden birini konuşması ve bunu korumak için İngilizceyi tamamen reddetmesi Paris'i ilginç ve kısa bir süre için de olsa yaşanılmalı kılan öğelerden.

Ama bunun yanı sıra Paris temiz değil, Paris kesinlikle misapirverver değil ve Paris kalabalık. İstanbul kalabalığa değecek bir şehir, kesinlikle, ama Paris kalabalığını affettiremiyor. İnsanlar turistlerden sıkılmış, Fransızlar kendi ülkelerinde, kendi dilleriyle, kendileriyle yaşamak istiyorlar. Bu isteksizlik ve şehrin diğer bütün öğeleri Parisli olmayanı tam anlamıyla boğuyor, itiyor ve hatta korkutuyor zaman zaman. Tabi Münih'in düzeninden, organiz Yani son kararıma göre evet Paris güzel, evet Paris görülesi, ama pek yaşanılası bir şehir değil.

Paris ve BESTten şimdilik bu kadar, Münih'le devam edicem yakın zamanda =))

Ciao!

25 Mart 2010 Perşembe

München :)

Blog fikri daha önce pek çekici gelmemişti, taa ki başka bir ülkeye yaşamaya gelene kadar. Gelmeden önce aklımdan geçti aslında, ama itiraf edeyim "Almanya hakkında ne yazıcam ki?" dedim hep. Çünkü benim bildiğim, lisede öğrendiğim (ya da öğrendiğimi sandığım) Almanya pek matah değildi. Soğuktu, Akdeniz ülkesi değildi, insanları kaba, suratsızdı. Bi de alışmıştım, "amaan Almanya Almanlar Almanca işte her zamanki şeyler".

Gel gör ki Münih'te geçirdiğim ilk bikaç günde Almanya beni o kadar şaşırttı ve tabiri caizse utandırdı ki kendimi "Bunu da anlatmam lazım, aa şuna bak bunu da söyliyim bizimkilere aa süper süper" derken bulunca, telefon masraflarını arttırmadan, herkesi tek tek msn-facebook-skype üçlemesinde hapsetmeden, deftere yazıcam diye ellerimi kastırmadan olabilecek en iyi çözüm blog yazmak oluverdi. Şimdi de burdayım, blogumda, Münih'i, bilmeyenlere Almanya'nın bu güzel şehrini anlatiyim, bilenler de benden haber alsın, en işe yaramaz ihtimalle de bi seyahat blogu oluşturiyim diye.

Haftalar süren koşuşturmalar, vize dertleri, ITU ve TU München bürokrasileri, anlaşma anlama dertleri sonunda Münih'e ve Erasmus'a hoşgeldik =)